YENİ FİKİR HABER

Mehmet Âkif Ersoy’un İslâmcılık Fikri ve Üstadları

28-12-2015

Millî şairimiz Mehmet Âkif Ersoy, “Allah(c.c.) bu millete bir daha İstiklâl Marşı yazdırmasın” dediği Millî marşımızda “tek dişi kalmış canavar” diye vasıflandırdığı Batı ile başa çıkmanın, Garb’a mukavemetin; ancak, yeniden ayağa kalkmakla  başarabileceğini düşünmüştür.

Millî şairimiz Mehmet Âkif Ersoy, “Allah(c.c.) bu millete bir daha İstiklâl Marşı yazdırmasın” dediği Millî marşımızda “tek dişi kalmış canavar” diye vasıflandırdığı Batı ile başa çıkmanın, Garb’a mukavemetin; ancak, yeniden ayağa kalkmakla  başarabileceğini düşünmüştür. Bununla fikrî sahada olduğu gibi,aynı zamanda bilfiil içinde bulunarak,mücadelesini ve mücahedesini sürdürmüştür. Devlet için hafiyelik  yapmış,çeşitli bâdireler atlatmış;velâkin, davasından vazgeçmemiştir.Müslümanların pısırıklığından,Batı karşısında İslâm dünyasının içine düştüğü çıkmazdan, ancak tecdit ile(yenilenme) mümkün olabileceği fikrini müdafa etmiştir.Zamanında öne çıkan İslâmcı münevverlerle münasebet kurmuş,onlar için yapılan tenkitleri de iftira olarak nitelendirmiştir.Bunun için Sırat-ı Müstakîm’de yazılar neşretmiştir.Biz, burada Millî şairimizin savunduğu ve uğrunda mücadele ettiği İslâmcılık fikirlerini tetkik edeceğiz.Kendisine tesir eden asrının meşhur İslâmcılarının fikirlerini tahlile tâbi tutarak; Mehmet Akif Ersoy’un son ana kadar iyi niyetle yürüttüğü mücadeleye bir nebze olsun katkı sağlamaya çalışacağız.İtham etmeden; fakat, merhumu da tabulaştırmadan, onun  fikir ve irşad mücadelesinde aykırı gelebilecek faaliyetlerine bugünden bakıldığında nasıl bir çelişkiye düştüğünü-birçoklarının düştüğü tabulaştırma bataklığına saplanmadan- analiz etmeye gayret edeceğiz. 

 

  Mehmet Akif ERSOY,yaşadığı devirde geçerli pozitivizmin etkisindeki aydınların aksine inkişafın İslâm’dan uzaklaşarak değil; bil’akis, O’nu hayatın merkezine yerleştirerek, tekâmülün mümkün olabileceğini söyler.O’na göre yapılan yanlışlık ise İslâm’da değil, müslümanların hayat tarzlarındadır.İslâm’ın uygulama safhasında  müslümanların hatalı yaşayışlarındadır. İslâm’ı yeniden yorumlamanın ihtiyaç olduğunu ifade ederek;Batı’nın ilim ve fenninin alınmasını,tekniğinin tatbikatını savunur. Bunu için Kur’an-ı Kerim’in zamanın idrakine göre yorumlanmasını ister:

      “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı

       Asrın idrâkine söyletmeliyiz İslâm’ı

       Kuru dava ile olmaz bu,fakat,ilim ister;

       Ben o kudrette adam görmüyorum,sen göster” (Ersoy:1998,339)

 

   İslâm dünyasında,özellikle ile Osmanlı coğrafyasında bunu hayata geçirecek nitelikte İslâm âlimi de görmüyor. Merhum Âkif’in bu mısraları çok tartışılmıştır.Bununla, sahih gelenekten uzaklaşılıp,bir kısım ceditçilerin(yenilikçilerin) ve diğerlerinin müdafa ettikleri “Kur’an İslamı” tahripkâr anlayışa karşılık gelmektedir.

 

   Hatta merhum Ahmet DAVUTOĞLU,şöyle der: “Evet,Mehmet Âkif bey merhum da sair reformcular gibi ilhamı doğrudan doğruya Kur’an’dan almak istiyor.Yalnız hiçbir zaman mucizeleri inkâr etmek aklının ucundan bile geçirmemiştir.O, hiçbir zaman “Müslümanlık ve Kur’an,Peygamber (sav)’in eseridir.”demek istememiştir.Onun istediği inkılap,garbın sadece fennini,tekniğini almak;ve Müslümanları, daldıkalrı derin gaflet uykusundan uyandıracak ilerlemeye sevk etmektir ki,dinde buna hiçbir mâni yoktur.Âkif’in asıl hatası niyetlerini anlamadan,onlara tâbi olmasındandır.Kur’an’dan doğrudan doğruya hüküm çıkarmak ne demektir?Bunu kim yapabilir, düşünmemiştir? Halbuki önder reformcular bunu pekâla düşünmüş ve bu işi kendilerinin yapacağını anlatmak istemişlerdir…

 

   “Asrın idrakine söyletmeliyiz İslamı” cümlesi  de hatalıdır.Çünkü “Asrın anlatışına göre fetva vermeliyiz”manasına gelir ki,hakikat bunun tersinedir.Yani Müslümanlık zamanın îcâbına uyacak değil, zamanın îcâbı daima Müslümanlığa uyacaktır.Zira Müslümanlık Allah’ın kanunudur.Onu zamanın îcâblarına uydurmağa kalkarsak ortada Allah’ın dîni diye bir şey kalmaz”

(Davutoğlu:1989,146-147)

 

  Merhum, Müslümanların pısırıklığından dem vururken zamanın idaresine de zehirzemberek eleştiriler yöneltir(İslam adına hareket eden bir aydının İslam halifesine muhalif olması-hem de en muhaliflerinden-dikkat çekicidir) . Meselâ şu  İstibdat şiirinde olduğu gibi:

     Yıkıldın,gittin amma ey mülevves devr-i istibdad,

      Bırakın milletin kalbinde çıkmaz bir mülevves yâd!

      Diyor ecdadımız makberlerinden: “Ey sefil ahfâd,

      Niçin binlerce ma’sûm öldürülürken her gelen cellâd,

       Hurûş etmezdi, mezbûhâne olsun, kimseden feryâd?

                         …

       O birkaç hayme halkından cihangîrâne bir devlet

       Çıkarmış,bir zaman dünyâyı lerzan eylemiş millet;

       Zaman gelsin de görsün böyle dünyâlar kadar zillet,

       Otuzüç yıl devam etsin,başından gitmesin nakbet..

        Bu bir ibrettir amma olmasaydık böyle biz ibret!

 

       Emâ-peyma iken râyâtımız tuttun zelil ettin;

       Mehâfir bekleyen âbâdan evlâdı hacîl ettin;

       Ne âlî kavm idik;hayfâ ki sen geldin sefil ettin;

       Bütün ümmîd-i istikbâli artık müstahîl ettin;

       Rezil olduk… Sen ey kâbûs-i hûni,sen rezil ettin!

       Hamiyet gamz eden bir pâk alın her kimde gördünse,

       “Bu bir cânî!” dedin sürdün, ya mahkûm eyledin hapse.

       Müvekkel eyleyip câsûsu her vicdana, her hisse,

       Düşürdün milletin kahraman evlâdını ye’se…

       Ne me’lunsun ki rahmetler okuttun r’uh-i İblis’e! (Ersoy:1998,87)

 

     Mehmet Akif Ersoy’un kastettiği padişahın II.Abdulhamid Han olduğu âşikârdır. Şiirden de anlaşılacağı üzere haddi aşan bir eleştiri söz konusudur.

  Şimdi de Âkif Ersoy’un tabi olduğu ve onlar için müdafaa kaleme aldığı şiirine göz atalım:

   “- Şimdi Âsım,edebiyatı bırak,bir tarafa;

     Daha ciddi işimiz var,geçelim başka lafa.

     Galiba söylediğim yoktu?Evet,hiç yoktu:

     Mısr’ın en muhteşem Üstadı Muhammed Abdu,

     Konuşurken neye dâirse Cemaleddin’le

     Der ki tilmîzine Afgan’lı:

                                          -Muhammed dinle!

    İnkılab istiyorum,başka değil,hem çabucak.

    Öne bizler düşüp İslam’ı da kaldırmazsak,

   Nazariyyat ile bir şeyler olur zannetme!..

   O berâhini de artık yetişir , dinletme!

   Çünkü muhtâc-ı tezahür değil,isti’dadın…”

   “-Şüphe yok,hakk-ı semûhîleri var Üstadın…

   Gidelim bir yere,hattâ şu bizim Sudan’a;

   Yeni bir medrese tesis edelim Urban’a.

   Daha üç beş de faziletli mücahid bulalım,

   Nesli tehzib ile,i’lâ ile meşgul olalım.

   Çıkarıp gönderelim,hâsılı şeyhim,yer yer,

   Oradan âlem-i İslam’a Cemaleddinler”…

     “İnkılap istiyorum,ben de , fakat,Abdu gibi…

     Yoksa ellerde kör âlet efeler tertîbi”(Ersoy:1998,357)

 

    Mehmet Âkif ERSOY’un “üstadım” dediği kişilerin düşünce yapılarına,İslam dünyasındaki yansımalarını tahlil ederek fikriyatını daha yakından tanımış oluruz.

 

  Mehmet Âkif ERSOY,büyük hayranlık duyduğu Cemaleddin EFGÂNİ ve Muhammed ABDUH’un fikirlerinin İslâm’ın ihyası için inkılap mesabesinde olduğunu iddia eder. Müslümanlık, bu gibi İslâm âlimleri sayesinde yeniden ayağa kalkacağını söyler.Merhumun, “üstadlarım” dediği Cemaleddin EFGÂNİ ve Muhammed ABDUH hakkında neler yazmış ona bakalım.Zira merhum,bu iki kişiyi fikrî saldırılara karşı bütün benliğini siper etmiş ve yazılar kaleme almıştır.Buraya nakledeceğimiz iktibas Sırat-ı müstakim’deki yazıların bir özetidir.Önce kendi kaleminden,üstadları hakkında malûmat verelim.Daha sonra da İslâm’da inkılabın tek uygulayıcısı gözüyle baktığı bu kişilerin fikrî yapısını ortaya koyalım.

 

  “Doğunun yetiştirdiği fıtratlardan en yükseği olmasa bile en yükseklerinden biri olduğu şüphe götürmeyen Cemaleddin Efgâni’ye dair birkaç söz söylemek istiyorum.İçimizde merhumu görmeyen yoksa da zannederim işitmeyen,bilmeyen yoktur(...)Benim yapmak istediğim,bir şey varsa o da hazretin pak hâtırasına sürülmek istenen bir lekeyi,bir bühtan pisliğini göstermek,onun mahiyetini,nereden geldiğini tetkik etmektir.Cemaleddin’in matbu, gayrımatbu birçok risaleleri, makaleleri,hitabeleri varsa da merhumun en büyük ,en kalıcı eseri bence Mısır müftüsü Şeyh Muhammed Abduh’tur.Evet Şinasi, millete en muazzam hizmetini Namık Kemal’i yetiştirmek suretiyle yerine getirdiği gibi,Cemaleddin de İslâm âlemine en kıymetli bir yadigâr olarak merhum müftüyü bırakmıştır.Şeyh Muhammed Abduh ölmüş yüreklere gayret ruhu,şehamet ruhu üfleyen sihirli beyanı,o coşkun feyzi hangi kaynaktan alıyordu? Şüphesiz ki büyük üstadı Cemaleddin’in düşüncelerinden.

 

   Cemaleddin’in İstanbul’a birinci geliş Âli Paşa’nın sadrazamlığına rastlamıştı.Merhum Efganlılara mahsus o sevimli kıyafet içinde olarak Paşa’ının meclisine girer(…)İstanbul’un bütün emirleri,vezirleri, büyükleri adetçe kıyafetçe,dilce kendilerine bîgane gelmesi icap eden bu zatın ilmine,diyanetine,alicenaplığına hayran olmuşlardı.

 

   Aradan altı ay geçince Cemaleddin Meclis-i Maarif azalığına tayin edildi.Bu memuriyetinde maarifin yaygınlaştırılması için düşündüğü vasıtaları pervasızca söyledi ki arkadaşları bunun görüşüne iştirak etmiyordu.Zamanın şeyhülislamı bulunan zat Cemaleddin’in fikirlerini özel menfaatine aykırı gördüğü için fena halde kızıyor,zavallıyı gözden düşürmek için vesile arıyordu.

 

1287 Ramazanında idi ki Darülfünun müdürü Tahsin Efendi (Mösyö Tahsin) merhum Şeyh’ten fenlerin ve sanatların teşviki yolunda bir konuşma istemişti(…)Cemaleddin konuşma kürsüsüne çıkınca şeyhülislam olanca dikkatini konuşmanın içinde kötüye yorulmaya müsait bir iki cümleye hasretmişti(…)

 

Şeyhülislam,merhumdan intikam almak için “Cemaleddin nübüvvet bir nevi sanattır diyor” şayiasını çıkardı,bunu teyit için de”nübüvveti sanatlara dair verdiği bir nutuk zikretti”dedi. Daha sonra camilerdeki vaizlere Şeyh’in aleyhinde yürümelerini emretti.Zavallı Cemaleddin aleyhindeki sözlerin sırf bühtandan ibaret olduğunu hakikatin meydana çıkması için şeyhülislam ile muhakeme edilmesi lazım geleceğini söylediyse de kimseye dinletemedi(...) Zavallı Cemaleddin her mânasıyla mazlum bir şekilde İstanbul’u terk ederek Mısır’a gitmeye mecbur oldu.

 

  İşte merhumdan ne zaman bahsedilse “ilmine,faziletine,siyasetine söz yoksa da ne yazık ki mülhid (dinsiz)idi,nübüvvete inanmazdı” derler ki anlamadan,dinlemeden söylenen şu sözlerin nereden çıktığı görülüyor.

 

   Geçen hafta merhum Cemaleddin Efgani’ye dair birkaç söz söylemiştim.Maksadım o büyük adama isnat edilmek istenilen dinsizliğin pek yanlış bir tevcih olduğunu göstermek idi.Ne yazık ki bu sefer de”Cemaleddin mülhid değil,Vehhabi idi.”iddiası ortaya sürülmeye başladı(…)

 

   Bugün Mısır memleketinde İslâm’ın menfaatlarını müdafa eden ne kadar hamiyetli kalem varsa  hepsi Cemaleddin’in terbiyesi sayesinde yetişmiştir.Tevhid dünyasına binlerce muharrir el,binlerce mütefekkir dimağ hediye eden Cemaleddin Vehhabi olabilir mi?

 

   Merhumu ne Afganistan’da,ne Hindistan’da,ne Avrupa’da,ne Osmanlı toprağında rahat bırakmadılar,hiçbir yerde oturtmadılar.O koca adam,hamiyetinin yüksek maksadı uğrunda zamanın her türlü musibetlerine göğüs gerdi,başkalarının zorunlu olarak dayanamayacağı mahrumiyetlere,ümitsizliklere kendi tercihiyle katlandı. Kemal’in tabirine göre o yaşayan bir şehit idi:  Ne devlettir şehid-i zî-hayat olmak bu dünyada!

   Cemaleddin hakkında söylenen Vehhabilik Şeyh Muhammed Abduh için de esirgenmiyor(…)

 

   İşte bugün bir Cemaleddin’i, bir Muhammed Abduh’u yok İslâm dünyası hakikaten kimsesiz,cidden garip.Biz bu ümmetin büyüklerini rahmetle,hürmetle anmalıyız ki geriden gelenler aramızda tatlı bir hatıra bırakabilmek ümidinden mahrum kalarak mücahededen vaz geçmesinler…”(Kara:2001,285-288)

 

   Merhum M.Âkif Ersoy’un kendi kaleminden EFGÂNİ ve ABDUH hakkındaki yazılarını aktardıktan sonra da bu kişilerin fikrî yapısına geçelim. Zira bizim asıl meselemiz, bu kişilerin düşüceleridir.

 

    Efgâni, İslâm mütefekkiri olmaktan çok politikacı kimliği ile temayüz ediyor. Kendisinin nereli olduğu, şeceresi hakkında çeşitli rivayetler mevcuttur. Bu kişi için,Türk olduğundan tutunuz da, Hindli, Afganlı, İranlı…En kuvvetli olan ise İranlı Şii olduğudur(Hüseyin:1986,70). Fikirde kişinin nereli olduğuna bakılmaz.Düşüncesinin içeriği önemlidir. İfadeleriyle yaşadıkları; zâhirdeki(anlaşılan) fikri ile batındaki fikri(anlaşılması istinilen) ne kadar tekabül ediyor; mühim nokta burasıdır. Fikilerine geçersek; bize burada dayanak teşkil edecek en önemli belge ise rahmetli Cemil Meriç’in Kasım 1972 tarihli Hareket dergisinde  yayınladığı,( Davudoğlu:1989,58 ) Fransız felsefeci, M.RENAN’ın 29 Mart 1883 tarihinde verdiği bir konferanstaki sözlerinin neşredildiği Le Journal Des Débats mecmuasındaki yazıya gönderdiği taktir, iltifat ve aynı fikirleri paylaştıklarına dair olan yazısıdır.Mezkür yazısında mâlum zat, şu fikirlerini dile getirir: Müslüman, Putperest, Hıristiyan bütün milletlerin barbarlıktan, bu dini terbiye sayesinde bir medeniyete doğru gittikleri inkar edilemez. İslâmiyet’in terakkîye mâni olduğunu, diğer muharref dinlerle bir farkının bulunmadığını dile getirir. Mösyö Renan’a şöyle der: “İslâm Dini’nin müdafasını yapıyorum. Bu ümid gerçekleşmezse, barbarlık ve cehalet içinde mahvolurlar. Filhakika İslâm Dinî ilmî boğmağa ve terakkiyi durdurmaya gayret etmiştir.” İslâm Dini, nerede yerleşmiş ise orada ilmi boğduğunu iddia ediyor. Din, insana iman ve itikadı zorla kabul ettirdiğini; felsefenin ise bu zorla kabulü ortadan kaldıracağı; felsefenin; yani akılcılığın hâkim olmasıyla dinin berheva olacağını,aydınlanma felsefesinin tahakkümü ile neticeleneceğini  iddia ediyor.

 

“Müslümanlar, Müslümanlara dayanarak kalkınmazlar. Müslümanlığın zayıflaması sayesinde kalkınırlar. İslâm ülkelerindeki Rönesans İslâmiyet’ten kurtularak gerçekleşecektir; Hıristiyan ülkelerde olduğu gibi. Şeyh Cemaleddin benim belli başlı tezlerime deliller getirmiştir.” der Renan,Efgâni’nin, dinler tarihi konusunda derinleştikçe dinsizliğe ve alemlerin ezeli oduğu yolundaki sapkın fikirlere yöneldiği, hava boşluğunda bulunan canlı varlıkların evrim neticesinde yer işgal ettiği; onun takipçilerinden Reşit Rıza’nın ifadesi ile “Onun gelişme ve ilerleme ifade eden sözleri Darwin’in sözlerine benzer “(Hüseyin:1986,78) gibi İslâm akaidine aykırı fikirleri, onun düşünce yapısının arka plânını ele verir. Efgâni’nin etrafında hep Yahudi ve Hıristiyan dinine mensup kişilerin pervane olduğu da gözden ırak edilmemelidir. En meşhur talebesi Abduh’un ifadesine göre kurduğu teşkilâtlarda hep Yahudilerin bulunduğunu söyler (Hüseyin:1986,72) En çok merak edilen konunun da;dünyanın bir çok yerini gezmesine rağmen, bu kadar masrafların nasıl üstesinden gelebildiğidir.

 

 Cemaleddin EFGÂNİ, kime hizmet etiğine ve yaptığı faaliyetlerdeki masrafların nasıl karşılandığına dair ip ucu bakımından mosan olması iddiası ilginç bir ayrıntıdır. “ Cemaleddin, Mısır’da ayrıca Fransız Doğu Locasına bağlı bir Mason Locası kurdu ve başbakan Riyaz Paşa’nın yardımı ile çok sayıda etkili kimseleri bu locaya üye yaptı. Cemaleddin’e aylık bağlatan ve onun her türlü ihtiyacını karşılayan Riyaz Paşa; Ona ayrıca Yahudi konutlardan olan Halil-i Han’ında özel bir yer hazırlatmıştı.” (Hüseyin:1986,72) Onun Fransız locasına bağlı olduğuna delil olabilecek şu satırlar dikkat çekicidir: “ Mahzuni Paşa, Hâtırat-ı Cemaleddin, s.41,50’deki 40-41 nolu resimli levhalara bakınız. Birinci levha Cemaleddin’in Mason locasına kendi eliyle el yazısıyla  yazdığı giriş istek formundan ibarettir. Levhanın baş tarafında kendisini şöyle tanıtır:  “Mısır Felsefe Müderrisi, Kâbil’li Cemaleddin, 37 yaşında…” ve altında tarih :1292 Rebiu’s-sâni 22 Perşembe. İkinci levha ise, Mısır Kâhire 7 Cenoye 1878/5878 tarih ve sayılı Doğu Yıldızı Locası’ndan gönderilen el yazısı bir cevap (bu tarih masonların kullandığı Yahudi tarihidir. Cenoye ile Ocak mı kastediliyor Haziran mı bilmiyorum) mektupta “ II, Cuma, saat gece 2” yazıyor. Demek bu saatte Afgâni locaya geliyor ve üyeliğe kabul edildikten sonra başkan seçiliyor.” ( Hüseyin 1986,76-77).Mason locasına üye olmak için kullandığı ifadeler ve verilen cavaplar da çok mühimdirDer ki: “Ben İhvan-ı Sefa’dan reca eder: Hıllân-ı Vefadan, yani ayıp ve kusurlulardan masun olan mukaddes mason cemiyeti erbâbından bu nezih topluluğa kabulüm ve bu şayân-ı iftihar meclisinin sırasına dizilenlerin arasına katılmam suretiyle bana minnet ve buyurmalarını istida eylerim.” Hörmetlerimle, Cemaleddin ve kabulüne binaen verilen kararın arkasından elbiseninde siyah, boyunbağı ve eldivenler beyaz olacaktır.”

( Davutoğlu:1989,69 ).

 

   Efgani’nin ne kadar İslâm için çalıştığını, reformcu mu, tecditçi mi, Renan’ın dediği gibi rasyonalist mi, Vahdet-i Vücutçu mu, seyyah mı, politikacı mı; Mehmet ÂKİf ERSOY’un ifadesiyle; “Şarkın yetiştirdiği fıtratlardan en yükseklerden biri” mi hiç belli değil. Zikredildiği gibi bu kadar masrafı nasıl karşılıyordu? Bu karadelikler hep muamma.Ancak, şu kadar var ki; bu kişinin İslâm’a faydasına dair müşterek fikrin oluşmadığı bir hakikattir. Son bir alıntı daha yaparak Cemaleddin EFGANİ dosyasını sonuçlandıralım. Bura  şâyânı dikkat bir husus var ki, zannederim meselenin de özü burasıdır. “Afgâni, İslâm’ın bir Luther’e ihtiyacı olduğunu, böyle bir reformla İslâm’ın yeniden medeniyet düzeyine çıkabileceğini savunur… Mason âleminde aktif bir rol oynar. Mehmet Emin Yurdakul gibi son dönem bazı Osmanlı entellektüellerinin mason olmasını sağlar… Osmanlı Devleti aleyhinde bazı siyasal projelerine dair istihbaratın padişaha ulaşması üzerine Sultan II. Abdulhamid  tarafından İstanbul’a davet edilir. Davete icabet ederek İstanbul’a gelen Cemaleddin Efgâni, kendisine maaş bağlanarak Maçka’da bir köşkte göz hapsine alınır. Bir süre sonra ise dış çevrelerle özellikle yabancı çevrelerle ihtilatına, yazışmasına son verilir. Hourani’nin deyimiyle, mekanı kesin olarak belirlenemeyen uzak bir yerden gelip, bir meteor gibi bir ülkeden diğerine geçen Afgâni, 5 Şevval 1314/9 Mart  1897’ de bu köşkte ölür. Maçka’da bugün Swiss Otel’in arkasında yer alan, daha çok Selânikli-Sebataycı cemaat mensuplarının  gömülü olduğu Aşıklar Mezarlığı’na sade bir şekilde defnedilir.Yıllar sonra 1926’da Amerikalı zengin bir Yahudi iş adamı olan Charles Corain tarafından, Afgâni’ye süslü bir mezar yaptırılır.Bu mezarda Osmanlıca şu kitabeler mecuttur: Baş Taşı: Büyük İslâm Âlimi Cemaleddin-i Afgâni burada yatıyor. Ruhuna Fatiha Doğduğu Tarih: 1254 Hicri 1838 Miladi / Öldüğü Tarih: 5 Şevval 1324/ 9 Mart 1897 Ayak Taşı: Bu Mezar Dünyanın Her Tarafında Müslümanların Samimi Dostu Olan Amerikalı Mister Charles Corain Tarafından Yaptırılmıştır. 1926 (Yüksel:2003,59) 

  

Muhammed ABDUH, Mehmet Âkif ERSOY’un üzerine titrediği ve Efgani’nin emaneti gözüyle baktığı bir kişidir. “Cemaleddin’nin en önemli takipçisi Mısır Tantalı Muhammed Abduh oldu. 19. yüzyıl başlarında Şam’dan Tanta’ya yerleşmiş bir Kürt aileden gelen Muhammed Abduh,1849 yılında buradaki bir köyde dünyaya geldi. Son derece dindar ve Şafi’î olan bu aile, tahsil için Abduh’u önce Tanta’da Ahmedî Camii’ne sonra da Ezher’e gönderdiler. Burada iyi bir tahsil gören Abduh, kelam, mantık ve tasavvuf dersleri vermeye başlar… Abduh, Efgâni Mısır’da bulunduğu sıralarda onunla tanışır. Kısa zamanda onun etkisine girer… Abduh İslâm’da geniş çaplı reform hareketini tasarlar.Cemaleddin Efgâni’nin Urvetu’l-Vuska’yı çıkarmasına yardım eder. İslâm’ın modern ve ilerlemeci bir sistemin ahlaki esaslarını oluşturabileceğini savunan Abduh, bunun için öncelikle taklit müessesesinin tamamen ortadan kaldırarak, (Yani Ehl-i Sünnet Mezheblerini-M.M.) içtihat müessesesine çağın ve ortak evrensel medeniyetin (Siyonizmin-Masonluğun-M.M.) gerekleri doğrultusunda yeniden işlerlik kazandırılmasını söylüyor. (Hüseyin:86,84)  İngiliz Lord Cromer Abduh hakkında şöyle söyler: “Kuşkusuz İslâm reformist hareketin geleceği, Şeyh Muhammed Abduh’un çizdiği yolda ümit vaat ediyor. Ve o yolun yolcuları Avrupa’nın her türlü yardım ve teşviklerine lâyıktır.” (14)  (Lord CROMER,1905 senesinde hazırladığı Abduh hakkındaki raporları  İngiliz hükümetine sunuyordu. Bu hususun gözden kaçırılmaması icap ediyor.) Abduh’un belli başlı görüşlerini de şu şekilde hülâsa etmek mümkündür: “İslam’da reform talebiyle hareket eden  Şeyh, Masonluğun Ezher’e girmesinde çok büyük rol oynamıştır. His ve tecrübe ile anlaşılamayan melek, şeytan ve mucize gibi şeylerin birçoğunu kabul etmemektedir. Kelâm ilminde bahis mevzuu olan teselsülün butlanı meselesine muhaliftir. Bu onun en büyük hatalarındandır. Çünkü illetlerin teselsülü olmazsa Allah’ın varlığını isbat edecek bir delil kalmaz. Peygamberlerin târifinde ulamaya muhalefet etmiştir.Yani sıradan birisinin hususiyetleri gözüyle nebilik makamına bakmaktadır. Şeyh maddî mücizelere inanmadığı gibi Fil suresinde geçen kuşları sivrisinek, attıkları taşları da mikrop diye tefsir etmiştir.” (Davutoğlu:85) Abduh hakkında yazılmış küçük iktibaslarla konumuza nihayet verelim.

 Nehbâni el-Ukudu’l-lü’liyye’de söyle der: “Şu delillere bakın ki, herhangi bir hükmün doğrudan doğruya Kur’an ve Sünnet’ten alınmasını istiyorlar ( M.Âkif ERSOY’un etkilendiği  görüş, M.M.) Yani mutlak içtihat davasında bulunuyorlar. Oysa bunlar, büyük, küçük her türlü günahı işleyen,cahil ve fasık kimselerdir.İslâm’ın Kelime-i Şehadet dışında diğer şartlarını yerine getirmezler. Namaz, oruç, hacc; üstüne üstlük mezhepleri red ederler.” (Hüseyin:1986,105)

 

 “Muhammed Abduh ve Efgâni’nin gerçek yüzünü görmek isteyenler, günlük gazetelere, periyodik dergilere ve Efgâni ve Abduh’un eleştirilmesine tahammül edemeyen ve bunları eleştirenlere karşı sert ve kötü biçimde taarruza geçen liberal yazarların kitaplarına baksınlar. Bu gazete,dergi ve kitapların bu konu dışında İslâmî hiçbir gayretlerinin olmadığını göreceklerdir. İslâm Peygamberine ve onun sahabilerine dil uzatılınca hiçbir tepki göstermeyen bu gazete, dergi ve yazarları Efgâni ve Abduh’a yöneltilen eleştiriler karşısında kükremiş aslan kesilmeleri ilginçtir.”(Hüseyin:1986,91)  ( Türkiye’de de bundan farklı bir hâl yok!) Son olarak Osmanlı devleti Şeyhülislam’larından Mustafa Sabri Efendi’nin ifadelerine bakalım.” Şeyh Muhammed Abduh hareketinin özü şunlardadır. Ezher’in dinî selahiyetini sarsmaya çalışmak, bir çok Ezherli’yi dinsizliğe  yaklaştırmaktı. Bu amaçlarında da hayli başarılı olmuşlardır. Ezher’i üstadı Efgâni aracılığı ile, Masonluğa sokan ve talebesi Kasım Emin’e, Mısır’ın değişik yerlerine seferler düzenlettiren de Abduh’tur… Şeyh’in İslâm’a ve kendinden sonra yetişen eli kalem tutan İslamî kültür çizigisinin dışındaki ilim adamlarına da zararı dokundu. Onu bu kitapta (Mevkfu’l-Aklı ve’l-ilmi ve’l-Âlimîn Rabbi’l-âlemîn ve İbâdilhi’l-Mürselin isimli eserinden bahsediyor) eleştirdiğim yanlış düşünceleri bir balon gibi şişirildi. Bu düşüncelerinden dolayı Abduh’a öyle ilmî pâyeler biçtiler ki, -bunda kuşkusuz Masonların desteği ve propaganda gücü yatmaktradır.- Doğu İslâm Dünyasının kulakları hâlâ çınlıyor. Bu durum, kısa zamanda parlamak ve şöhrete kavuşmak isteyen bir yığın genç, yaşlı ilim adamlarını, aykırı sözler sarfetmek suretiyle Avrupalı yazarlara yaklaşmaya ve böylelikle Masonluğu kabul ederek, isteklerine kavuşabilme sevdasına itti…Belki de Şeyh Muhammed Abduh ve üstadı Cemaleddin Efgâni, Luther ve Calvin’in Hristiyanlık için oynadığı rolü oynamak istiyorlardı… ( Hüseyin:86,114-115)

   Netice itibariyle; merhum millî şairimiz Mehmet Âkif ERSOY’un düşünce yapısını mukayese ederek meselenin açıklığa  kavuşacağını düşünüyoruz. Bu usûl(metod), merhuma haksızlık değil; bilakis fikriyatının bilinmesine fayda getireceğini tasavvur ediyoruz. Böylelikle zihin dünyamızdaki bazı tabuları yıkarak tarafsız biz gözle  değerlendirme imkanına kavuşabiliriz.Bunun aksini iddia edecekler olabilir/olacaktır. Ancak, biz meseleye yaklaşım biçimimizi delillere dayandırarak teşekkül ettirdik. Bu zaviyeden meseleye bakılır ise bazı ilmî tespitlerin yolu açılmış olur. İslamcılık tartışmalararına, tarihin derinliklerindeki bu gibi belgelerin ışık tutacağını zannediyorum. Ki,yeni yeni “İthal İslâmcılık” fikirlerinin yerini Müslüman-Türklerin, kendi şartlarından ihya olabilecek fikrî tezahürün oluşmasına dair emareler görülmektedir. Bu da bizi, yeni bir ruhun dirileceğine matuf ümid ışıkları vermektedir.

__________________________________________________________________________

     KAYNAK

    1- DAVUTOĞLU, Ahmed ,Dini Tamir Davasında Din Tahripçileri, Huzur Yay.,İstanbul-1989

    2-ERSOY,Mehmet Akif,Safahat,Akit Yay.,İstanbul-1998

    3-KARA,İsmail Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi,:Temel Metinler Gerçek Hayat Dergisi Yay.,İstanbul-2001

  4- HÜSEYİN,M.Muhammed, Modernizmin İslam Dünyasına Girişi, (Çev.Sezai Özel) İnsan Yay.,İstanbul-1986

   5- YÜKSEL, Müfit, “ Modernleşmenin İslam Dünyasındaki Etkileri ve Dönüşüm: Modernleşme  Sürecinde 20.yy İslamcılığın Serencamı (II)”,Bilgi ve Düşünce Dergisi, İstanbul,Ocak-2003

 

Etiketler:
YENİ FİKİR HABER
BAŞ YAZI / Mesut TUNA
İdareci mütevâzi olursa millî ve yerlidir
YENİFİKİR HABER YAZARLARI
Mesut MEZKİT
İslam Adâletinin Kalpleri Fethi
Mehmet TURAN
Türkçülük, Millî ve Milliyetçi olursa yerlidir
Gönül ŞAHİN MEZKİT
Gönül İnsanı Olmak Zor
Davut TÜRKKAN
Türk Eğitim Sistemine Yeni Bir Yaklaşım
AKADEMİK MAKALELER / YENİFİKİR DERGİSİ
Ziraat Yük. Müh. Mesut MEZKİT
Bilgi Çağında Bilgisiz, İrfansız Ve Tefekkürsüz Bir Toplum İnşâ Etmek
Prof. Dr. Feyzullah EROĞLU
Göktürklerde Yönetim Düşüncesi
Yrd. Doç. Dr. İsa ÇELİK
Manisa Kentinde Tarihi Turizm
S.Faruk GÖNCÜOĞLU
Herkesin Bir Kapısı Vardır Ki, Bu Kapının da zili Çalınacaktır
Doç. Dr. Celaleddin SERİNKAN
DENİZLİ DERSHANECİLİK SEKTÖRÜNDE MİCHAEL PORTER’IN REKABET GÜÇLERİ ARAŞTIRMASI


Yeni fikir SAM
AYDIN AYDIN

Başa Dön