YENİ FİKİR HABER

DEVLET YÖNETİMİ VE ENTELEKTÜEL AKIL -İştişâreden kaçıp safâhata dalmak!-

06-02-2016

   Yönetim, yöneten ile yönetileni birbirine yaklaştıran, bu iki tabakanın yakınlığını tesis eden adil bir sistemini esas alır. Alt ve üst tabaka arasındaki geçişgenlik nitelik yönünden orta tabakanın “şişmanlığına” bağlıdır. Obezite bir şişmanlık olarak da tanımlanan bu husus, orta kesimin çokluğunu ifade içindir. Üst ile alt tabaka arasındaki şişmanlık zayıflarsa hatta anorokcia‘ya dönüşürse, bu cemiyettin yönetilemezliği şöyle dursun; artık burada adil bir idareden bahsedilemez. Alttakiler aleyhine dönüşen şişmanlama, üst tabakaların milletten koptuğunu gösterir. Böylesi bir durum yönetimin aleyhine bir hareketin oluşmasına zemin hazırlayacağı muhakkaktır. İşçi ve benzeri hareketlerin hak arama mücadelelerinden öte fakir zengin uçurumundaki aşırı açılma, halk hareketlerinin başka ideolojielere kayma tehlikesini de beraberinde getirecektir. Zadegan sınıfın hakimiyeti marabalaşmayı kökleştireceğinden idare edenlerin keskin bir muhalefetle karşılaşacağı tabii bir sonuçtur. Bu makalede bahsedilen yönetim sistemine karşılık gelecek olan entelektüel akıl ve kaliteli bir yönetimin varlığını teşkil eden istişare mekanizmasının öneminden bahsedilecektir.

   DEVLET YÖNETİMİ VE ENTELEKTÜEL AKIL

-İştişâreden kaçıp safâhata dalmak!-

                                  

Mesut MEZKİT*

mesutmezkit@gmail.com

 

ÖZ:

 

   Yönetim, yöneten ile yönetileni birbirine yaklaştıran, bu iki tabakanın yakınlığını tesis eden adil bir sistemini esas alır. Alt ve üst tabaka arasındaki geçişgenlik nitelik yönünden orta tabakanın “şişmanlığına” bağlıdır. Obezite bir şişmanlık olarak da tanımlanan bu husus, orta kesimin çokluğunu ifade içindir. Üst ile alt tabaka arasındaki şişmanlık zayıflarsa hatta anorokcia‘ya dönüşürse, bu cemiyettin yönetilemezliği şöyle dursun; artık burada adil bir idareden bahsedilemez. Alttakiler aleyhine dönüşen şişmanlama, üst tabakaların milletten koptuğunu gösterir. Böylesi bir durum yönetimin aleyhine bir hareketin oluşmasına zemin hazırlayacağı muhakkaktır. İşçi ve benzeri hareketlerin hak arama mücadelelerinden öte fakir zengin uçurumundaki aşırı açılma, halk hareketlerinin başka ideolojielere kayma tehlikesini de beraberinde getirecektir. Zadegan sınıfın hakimiyeti marabalaşmayı kökleştireceğinden idare edenlerin keskin bir muhalefetle karşılaşacağı tabii bir sonuçtur. Bu makalede bahsedilen yönetim sistemine karşılık gelecek olan entelektüel akıl ve kaliteli bir yönetimin varlığını teşkil eden istişare mekanizmasının öneminden bahsedilecektir.

 

Anahtar Kelimler: Yönetim, adalet, adil, entelektüel, iştişare,işçi hareketi, yönetim geleneği, filozof, Nuşirevan,

*Ziraat Yük. Müh./Yazar/Çal Tapu Müdür Yardımcısı

--------------------------------------------------------------------------------------------------

 

1.GİRİŞ: YÖNETİMDE ALT VE ÜST TABAKA ARASINDAKİ GEÇİŞGENLİK/SEYYALİYET

 

   Yönetim geleneği devlet  tecrübesini deruhte etmiş milletin kılcal damarlarındaki adalet duygusudur. Adil devlet mekanzimasının çarklarını nitelikli birliğe dönüştüren zihni alt yapıyı teşkil eden entelektüel bir akıl, medeniyet inşasında asıldır.

   Yönetim, yöneten ile yönetileni birbirine yaklaştıran, bu iki tabakanın yakınlığını tesis eden adil bir sistemini esas alır. Alt ve üst tabaka arasındaki geçişgenlik nitelik yönünden  orta tabakanın “şişmanlığına” bağlıdır. Obezite bir şişmanlık olarak da tanımlanan bu husus, orta kesimin çokluğunu ifade içindir. Üst ile alt tabaka arasındaki şişmanlık zayıflarsa hatta anorokcia‘ya dönüşürse, bu cemiyettin yönetilemezliği şöyle dursun; artık burada adil bir yönetimden bahsedilemez. Alttakiler aleyhine dönüşen şişmanlama, üst tabakaların milletten koptuğunu gösterir. Böylesi bir durum yönetimin  aleyhine bir hareketin  oluşmasına zemin hazırlayacağı muhakkaktır. Bahsi geçen yönetilememezlik, işçi ve benzeri hareketlerin hak arama mücadelelerinden öte fakir zengin uçurumundaki aşırı açılmaya sebep olacak; bu da halk hareketlerinin başka ideolojilere kayma tehlikesini de beraberinde getirecektir. Zadegan sınıfın hakimiyeti marabalaşmayı kökleştireceğinden idare edenlerin keskin bir muhalefetle karşılaşacağı tabii bir sonuçtur.

 

1.1.Emanetin Ehline Verilmesi:

   Yönetim işine talip olanların ehil olması, yönetilenin mukadderatına yön verme açısından önem arz etmektedir. Ehil yönetici, yani emanete ehil şahsiyet, “hizmet muvaffak olsunda varsın bizim yerimiz caminin pabuçluğu olsun” serlevhasına müdrik demektir. Daha özü, himmet isteyenin hizmete talip olması; gayret etmesi, ehil görenlere karşı azim ve cehdinin zirvede olması demektir.  Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, yönetim ehline tevdi edilmesine matuf birçok ayet-i kerime mevcuttur.  İşte emanetin  yani yönetimin ehil kimseye verilmesi ile ilgili ayeti kerimeler:   

   Ehil yönetici için: “….eğer bazınız bazısına emanet bırakırsa, kendisine emanet bırakılan kimse emaneti sahibine versin ve Rabbi olan Allah’a saygılı olsun….” (Bakara, 283), “Yine onlar (Mü’minler) ki, emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler” (Mü’minûn, 8) “Allah, size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Gerçekten Allah, size ne güzel öğüt veriyor. Allah, her şeyi işitiyor, her şeyi biliyor” (Nisa, 58). “ (Mü’minler) emanetlerine ve ahitlerine riayet edenlerdir” (Meâric, 32)

   Yönetilenler için:Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin, sizden olan yöneticilere de; sonra bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah’a ve Peygamberine götürün, eğer Allah’a ve ahiret gününe gerçekten iman ediyorsanız; bu hem daha hayırlı, hem de sonuç alma bakımından daha güzeldir” (Nisa,59).

    Ehil yöneticin nasıl olması gerektiği emrediliyor: “ Onlar Rablerinin davetini kabul ederler ve canı gönülden destek verir ve dayanışma içinde bulunurlar; işlerini aralarında danışarak yürütürler; kendilerine verdiğimiz rızıklardan infak ederler” (Şûra, 38). Ne olmaması gerektiğini, eğer yönetilenlerin idaresini hakkaniyetle yerine getiremediğinde  nasıl muamele göreceği hususu belirtilmektedir: “Bir zorbalıkla karşılaştıklarında yekvücut olup kendilerini savunurlar”(Şûra 39).

    Devlet yönetiminin temeli olan yönetim ve organizasyonda rehberimiz Peygamber Efendimiz (sav)’dir. Peygamber Efendimiz (sav), “Hiçbir gölgenin olmadığı kıyamet günü Allah-u Teâlâ yedi sınıf kimseyi arşın gölgesinde barındıracaktır” (Buhari, Ezan: 660) buyurmuş ve bu yedi sınıftan birincisini Adil devlet başkanını zikretmiştir. Ve yine Peygamber Efendimiz (sav), şu hadis-i şerifleriyle nasıl bir mesuliyet dahilinde hareket edileceğini beyan etmişlerdir: “Hepiniz çobansınız. Hepiniz yönetimiz altında olanlardan sorumlusunuz. Yönetici, emri altında olanların çobanıdır. Erkek ailesinin çobanıdır. Kadın, kocasının evinin ve çocuklarının çobanıdır. Hepiniz çobansınız ve hepiniz yönetiminiz altında olanlardan sorumlusunuz”(Buhari, Cuma: 893; Müslim, Adil İmam: 4828).

 

 

2.ENTELEKTÜEL AKIL VE İŞTİŞARE

 

   Yönetim felsefesinin esasını teşkil eden husus, yönetici mevkiidekilerin sorumluk sahibi olmasıdır. “Sorumluluk, kendiliğinden oluşa indirgenemeyen sebeplilik bağı sayesinde ancak anlaşılabilir ve gerçek bir değer kazanır” ( Topçu; 2012, 97). Mesuliyet, fert ile sıkı sıkıya bağlantılıdır. Bunu ortadan kaldırmak veya azaltmak, kişilik sahibi ferdin de sona ermesi anlamına gelir (Topçu, 2012, 101). Entelektüel bir sorumluluk, değişime katkı sağlar; ivme kazandırır. Dolayısıyla geçmişi muhafaza ettirmeye yönelik bir sebeplilik rabıtasıdır. Sorumluluk yükleneceklerin ise vasıflı daha doğrusu âkil ve akıllı olması elzemdir. Bundan kastettiğimiz şey, yöneticilerin ve iştişari mekanizmayı meydana getiren mütefekkir, mümeyyiz, münevver, mütebahhir bir entelektüel üst aklın mevcudiyetinin icbarıdır.

   Devlet yönetiminde, üstün vasıflı insanların yani entelektüellerin ya da Eflatun’un Devlet’in de ifade ettiği gibi filozofların yönetim kademesinde olmadıkları müddetçe devletin istikrarı mümkün değildir. Analiz hakimiyeti olmayan bir yöneticinin yönettiği insanların adalet hissine hitap etmesi düşünülemez. İstikrarın temel unsuruentelektüel akıl, nitelikli bilgiyi esas alan “âlim”,  “yüksek kültür sahibi”, “şahsiyetli” “entelektüel” (Eroğlu, /www. eskisehirturkocagi. org, 2015) şahsiyetlerde bulunur. İlhan Ayverdi, Misalli Büyük Türkçe Sözlük ‘ünde (Nakl.: Eroğlu, 2005,861), bütün alanlarda zihin hâkimiyetini ileri süren, bilgide gerçeğin, ahlakta doğruluğun ancak nitelikli bilgi ile belirlenebileceğini savunan, fikrî meselelerle uğraşan ve yüksek kültür sahibi şahsiyet olarak tarif eder Entelektüel’i. Entelektüel şahsiyette, nitelikli bilgi sahibi olmak esastır. Bu çerçevede, güçlü ve etkili bir entelektüel grubunun varlığı, bu toplumlarda, başta siyasi ve iktisadi iktidarlar olmak üzere, her tür yönetim ilişkilerinin, nispeten bilime, akla, adalete, eşitlik ve doğruluğa uygun bir şekilde yürütülmesinde, çok önemli bir referans çerçevesi teşkil etmiştir (Eroğlu, www.eskisehirturkocagi.org, 2015).

   Entelektüel şahsiyetli kişilerin yokluğu ya da kıtlığı o şahsiyetleri neşv-ü nema bulacağı vasatın ve iklimin olmaması, kaht-ı rical diye nitelenebilecek bir yönetimin peydahlanmasına sebeptir. Haksızlığa kaşı durabilen vakur, diklenmeyen, ama dik durmayı adaleti gereği gören; bunu da şahsiyetli bir müşavir kadrosunun neticesinde meydana çıkaran kişinin varlığı ile söz konusudur.

2.1.Şahsiyet

   Şahsiyetli insanı Cenab-ı Hakk, “Eşref-i mahluk” olarak nitelemiştir. Beşeri, “şahsiyet” olmaya hazırlayan ‘bilme ve öğrenme’ safhaları, aynı zamanda hür ve bağımsız bir kişilik yapısıyla bütünleşmek suretiyle Allah’a “kul olmanın” da, en önemli zihniyet alt yapısını oluşturur. Allah, yeryüzünde potansiyel “halife” olarak yaratmış olduğu her insanın, kendinden başka kimseye “kulluk” etmeden, sadece kendine “kul” olan irade-i cüziyye ile hareket eden bir şahsiyet olmasını murat etmektedir. Şahsiyetli kişinin kendi kabiliyeti nispetinde, içtimai ve tabii çevreye yarar sağlayacak tarzda yaşanılan hayata katılması arzu edilir ve arzunun uygulanabilirliği ölçüsünde bir anlam ifade eder. İnsanlar için Allah’ın yeryüzündeki “halifesi” olmak vasfının gerçekleşmesi, büyük ölçüde insanın “aklını kullanmasına, tefekkür etmesine, aynı zamanda münferit hareket kabiliyetiyle sahip üretici ve müteşebbis ruhlu bir şahsiyet yapısından geçmektedir (Eroğlu, 2015, 13).

   Şahsiyet, yönetim vazifesini üstlenen kişinin en belirgin özelliğidir. İştişâri organların ana zemini olan şahsiyet, tutarlı bir tavır ve davranış ile bir anlam ifade eder. Bu da nitelikli insanın varlığı ile mümkündür. Şahsiyet sahibi insanın ilk vasfı, hayatını kurallara bağlamış, naslara (dogme) sahip demektir. Kendinde ve hareketlerinde bazı temel değişmezleri olmayan ve bunu hayatında tatbik etmeyen kişioğluna karakter adamı denilemez. Ancak bize, benliğinin dışında bir takım naslar veren insana da inanmıyoruz. Hak ve hakikat adamı, bize kendi dışında birçok hareket imkânlarını gösterecek, kendi varlığında ise bir tek hareket kaidesi takip ettiğini yaşanmış bir nas halinde yine kendi hareketleriyle (Topçu, 2011, 230) ispat edecektir. Kendi dışında çok olan yaşayışların ilmi ile amel etmeyi öğütleyecek, kendi nefsinde uyguladığı bir hayat kaidesinin telkini edecek kişiyi vasıflı şahsiyet diye tanımlayabiliriz. Bu usul ve esasları hayatına mal eden kişi rehber şahsiyettir.

   İkinci olarak şahsiyetli insan, “kendi benliğinin farkında olması ve ona bağlı bütün hareketler üzerinde hürriyete sahip bulunmasıdır” der Nurettin Topçu (2011, 214). Ve devamla şu hususları ifade eder: “ Benliğimizin bağlandığı hareketler, merkezi o benliğe gömülü olduğu halde onu, gittikçe genişleyen daireler halinde kuşatan aileye, millete, insanlığa ve sonsuzluğa doğru dal budak salmıştır. Benliğimizin asıl yapısını teşkil eden bu ruhi unsurlar, halde yaşadıklarımızdan ibaret değildir. Bizi tastamam karakterlendiren ve benliğimizi meydana getiren, halde yaşadığımız ruhi yapıdan ziyade, mâzimizi teşkil eden ve her taraftan gelerek bizim şahsi tarihimize bağlanan eskiye ait ruhi unsurlardır. Maziden gelerek halimizi harekete geçiren bu ruh kuvvetleri, gelmiş oldukları hızla orantılı olarak istikbâlin hayatını meydana getirirler.”

   Kişinin içinde yok olduğu, onunla hemhâlleştiği tarih ne kadar genişse, onun şahsiyeti o kadar büyüktür, o nispette kuvvetlidir. Kendine referans kabul ettiği tarih ne kadar darsa, red anlayışını hayatın merkezine almışsa şahsiyeti de o kadar küçüktür, o derece zayıftır. Geçmiş zamana ait hâtıralara bağlılığı bulunmayan hayvanlarda, daima hali yaşayan çocuklarda bu yüzden şahsiyet aranmaz (Topçu, 2011, 214-215).

   Kendi medeniyetimizde aradığımız şahsiyette, tarihimiz saklı olmalı, onunla yoğrulmalı, red politikasına inat kişiliğinde, seciyesinde onu yok etmelidir. Yani varlığını tarihine mal etmeli, irtibatsızlığı kabul etmemeli. Tarih ile varlığını aynileştirmelidir. Şahsiyet, milletlerin mâzisini teşkil eden hareketlerdir. Tarihi eserler ve mütefekkirler, onun temel taşlarıdır.  Geçmiş, ataya, o da Kosova’nın kahramanına ve Yıldırım Han’a, bağlanır. Bunların ruhu ise Yunus’larla Alpaslan’lardan geçerek Hazreti Muhammed (sav)’e kadar uzanan zincirin, bize daha yakın bulunan alakalarını teşkil ederler. Bizim bu atalarımızın varlığı, geçmişten ibaret bir bütün teşkil ederek bizim ruhumuz, bizim dimağımız olmuştur. Millet, bu büyük dimağın, böyle büyük bir ruhun adıdır. Ve biz, millet hayatında her yeni ihtiyaca cevap ararken bütün eski bilgiler yeni ihtiyaçlara cevap olurlar. Tebrizli Şemsettin olmasaydı Mevlana olmazdı. Gazali, olgunluk devresinde Fâremidli’nin meyvası oldu. Büyük Ömer (ra) Hazreti Muhammed (SAV)’in aşkıyle bulunduğu zirveye ulaşmıştı. Nihayet Kur’an-ı Kerim’in ilahi hikmeti, İslam cemaatinin ruhuna Peygamber Efendimizin örnek hayatıyla tesir ediyor (Topçu, 2011, 215- 216).

   Şahsiyet bozukluğuna mazisizliğin numunesi olan hasta şair Tevfik Fikret’in “âti çıkınca ortaya mâzi silinmeli” safsatası, oğlunu İslam’dan Amerikalı papaz kılıklı şahsiyete savuruverdi. Bu hâli, şahsiyetsizlik, mazi ile âti arasındaki irtibatsızlığın neticesidir.

3. DEVLETİ SEÇKİNLER VE FİLOZOFLAR YÖNETMELİ

   İnsanların nasıl bir hayat yaşayacakları, yani nerede, ne durumda, hangi konum ve şartlarda bulunacaklarını tayin eden temel süreç, onların nerede, ne durumda, hangi konumda ve şartlarda bulunmayı hak etmeleri ve layık olmalarıyla ilgilidir (Eroğlu, 2015,14).

    Beşer fıtratı, kolaydan tarafa evrilme temayülündedir. Hak etmeden, layık olduğunu göstermeden hedeflere varmak düşüncesine sahiptir. Bu sebepten insanlar, varlığına herhangi bir katma değer katmadıkları yer ve konumda oldukları vakit, emeksiz kazanç ve imkânlardan dolayı şımarmak suretiyle olmaları gerektiği çizgiden sapmakta ve yoldan çıkmaktadırlar. Hz. Âdem (as)’ın cennetten çıkarılma metaforu aslında, bunu remz içindir. Hiç kuşkusuz, Allah, insanların ilk vatanı olan cennette, zaaf göstererek yasak ağaca yaklaşacaklarını biliyordu. Allah’ın böyle bir deneme cennetinden muradı, emek vermeden ve hak etmeden hazır nimetlerden dolayı insanların hak ve doğru yoldan ayrılacaklarını bizzat kendi davranışları üzerinden onların algılamalarına bırakmaktı. Bu yüzden, insanların, her ne sıfatla ve hangi gerekçeyle olursa olsun, içinde yer aldıkları her türlü yer ve konumu hak etmiş olmaları beklenir. Ayrıca, insanlar içerisinde bir şekilde yer aldıkları yönetim ilişkilerine, “adalet”, “yetenek”, “bilgi ve beceri”, “ danışma ve katılım”, “hukuk ve ahlak”, “itaat”, “yapıcı eleştiri ve itiraz etme hakkı”, “müzakere ve müşavere” gibi temel yönetim ilke ve kuralları ekseninde, katkı ve destek sağlamalıdırlar (Eroğlu, 2015: 15).

   Hak ve hakikat adamı yönetici sınıfın seçkinler ve filozoflardan olması demek, nitelik ve liyakat esas alınması demektir. Entelektüel şahsiyetli seçkinci yönetici sınıf, kişisel çıkar gözetmeden, hak, hakikat ve adalet değerlerinin etkisiyle zayıfları savunan, her türlü haksızlığa ve ahlaksızlığa karşı çıkan; ayrıca, hiçbir otoriteye boyun eğmeyen ve hatta meydan okuyan kimselerdir (Nakl.: Eroğlu, Said, 1995, 23). Sıradan bir kişilikten farklı olarak, “şahsiyet”, yetenek ve bilgi gibi kişilerin diğer niteliklerinin yanında, yüksek ahlak değerlerine de sahip olduğu için, içinde yaşadığı toplumun temel yapısına ve değerlerine duyarlı, fakat aynı zamanda toplumundaki kötü eğilimlere ve bozulmalara karşı dirençli olan kimsedir. Büyük şahsiyetin, temel karakteri, toplumuna kişisel hesap ve çıkarlarının üzerinde faydalı olmakla birlikte, hiçbir zaman fedakârlık ve ülkücülük tavrından vazgeçmemiş olması halidir. İşte, toplumları kötü eğilimlerden ve bozulmalardan koruyacak, onları doğruluk ve iyilik üzerine yükseltecek olanlar, varlıklarıyla büyük bir şahsiyet olmayı başarmış olan entelektüel kimselerdir (Nakl.: Eroğlu, Özakpınar, 1997, 28-31). Seçkinci yönetici sınıfın vasfı, entelektüel olmaya dair niteliklerdir. Düşünce yönünden seçkin ve filozofça yönetim sergilemek anlamındaki bir sevk ve idareci şahsiyet, yaşadığı hayattaki davranış ve tutumların çoğunu, biyo-sosyolojik kökenli davranışlar veya sıradan alışkanlıklar yerine, kendi zihin süreçleri üzerinden ortaya koyduğu duygu ve düşünce eksenli bir hareket tarzı oluşturur. Halbuki, sıradan ve ortalama bir insanın davranış ve tutumlarının kaynağı,  çoğunlukla kendi bedeni ve içerisinde yaşadığı sosyal çevrenin harici etkileridir. Buna karşılık, seçkinci ve filozofça hareket kabiliyetine sahip kimseler ise tavır ve hareketlerinin ilham kaynağı olarak, kendi değer yargılarını ve zihni donanımını ilmek ilmek işleyen hareketi esas alırlar (Eroğlu, www.eskisehirturkocagi.org, 2015). Fikri ve zihni hareketinde, toplumun, tabiatın ve insanlığın temel meseleleri ve değerleri ile sürekli olarak meşgul olmak, belli başlı ekonomik, sosyal, siyasi, askeri ve ekolojik meseleler karşısında, eleştirici bir tavır takınabilmek ve duruş sergileyebilmektir (Dereli, 1974, 29). Dolayısıyla bahsedilen seçilmiş ve hikmeti arayan adam, hak ve hakikate iman eden ve düşünen insandır. İman eden ve düşünen insan, yaşadığı hayatın mana ve gayesine yönelir; o mana ve gaye çerçevesinde tasarlar ve düşünür; bu tasarımlar ve düşünceler ölçüsüyle kendi tavır ve hareketlerini tayin eder (Topçu, 2005, 56). Hak ve hakikat adamında ilmi zihniyet yeterlidir ve aç gözlü bir davranış sergilemez. Eğer seçkinci ve hikmet adamından mahrum ülkeler olursa, gerek yönetim ilişkilerinde ve gerekse karar alma merkezlerinde, yapıcı ve üretici bir zihni faaliyetler ile beslenmezler ve desteklenmezler. Bu da telafisi mümkün olmayan çok büyük hataların ortaya çıkmasına sebep olur.  

3.1. Filozof Kral ve Felsefi Akıl

 

Eflatun’un Devlet isimli eserinde mevzuumuza ışık tutabilecek bir konuşma geçmektedir.

Bu konuşma şöyledir:

   -Devletimizde filozoflar kral olmadıkça ya da şimdi ‘yöneticilerimiz, krallarımız” dediğimiz kişiler felsefe işini ciddiyetle ve layıkıyla üstlenmedikçe; siyasi güçle felsefi akıl birleşmedikçe sevgili Glaucon, ne devletimiz için ne de sanırım insan soyu için dertlere bir durak olabilir. Yine bu olana dek, kuramda açıkladığımız bu yapı, olabilirliğin sınırları içinde asla uygulamaya konamayacak ve gün ışığı göremeyecektir. Benim o kadar uzun süredir açıkça söylemekten çekindiğim şey, buydu. Çünkü çok çelişkili bir söz olacağını görmüştüm. Özel hayat için de kamusal hayat için de başka bir mutluluk yolu olmadığını görmek, kolay değil.

   Bu sözlerim üzerine Glaucon dedi ki:

  -Ortaya böyle bir söz attıktan sonra, sonra, aydınlarımızın arasından -deyim yerinde ise- hemen giysilerini üzerlerinden çıkarıp soyunacak ki ellerine gelen ilk silahı kapıp olanca güçleriyle sana saldıracak, korkunç davranışlarda bulunmaya hazır büyük bir toplulukça saldırıya uğramaya hazırlıklı olmalısın. Bir de onlara karşı kendini savunmaz ve saldırılarından kurtulamazsan, çekmek zorunda olacağın ceza, hor görülmek ve alay edilmek olacak gerçekten.

   -(…)

   -Mademki böyle güçlü bir bağlaşıklık öneriyorsun, bunu denemeliyim. Ve sanırım bu zorunlu. Eğer sözünü ettiğin saldırganlardan kurtulmak zorundaysak, “filozoflar” demekle kimleri kastettiğimizi, kimler için “yönetici olmaları gerekir” demeye cüret ettiğimizi, o saldırganlara açıklamalıyız. Bunlar açıkça ayırt edildiğinde, sözünü ettiğimiz kişilerin asıl doğalarının, felsefe öğrenime ve siyasi liderliğe uygun olduğunu; buna karşılık diğer kişilere de felsefeyi rahat bırakıp liderine bağlı olmanın yakıştığını göstererek, kendimizi savunmamız mümkün olacaktır” ( Eflatun, 2014, 188-189).

   Mevcut yönetimin felsefi alt yapısının olmadığını ifade etmek, entelektüel üst akıldan mahrum olduğunu beyan etmek, hakkı teslim etmemek anlamına gelebilecek bir haldir ki; bu da kul hakkına girer.

  

 

4. İŞTİŞÂRE VE BAL: İKİSİ ARSASINDA NASIL BİR İLİŞKİ VAR?

 

  Yeni bir Türkiye için, yeni bir Dünya ve Kainat ideali için bilgi ve hikmeti kendine dert edinenler için; küçük beyinleri değil “kızıl elmayı” kucaklayan bir topluluk için iştişare, gelecek inşasında; asıldır.. 

Şu ayeti kerimeler, müşaverenin önemine temas etmektedir:

“….İşlerini aralarında danışarak yürütürler…” (Şûra, 38)  ve “ O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Şayet, sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde, onları affet, bağışlanmaları için dua et, iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da artık Allah’a dayanıp güven. Çünkü, Allah kendisine dayanıp güvenenleri sever”(Âl-i İmran, 159) buyrulmaktadır.

   Arı, bal nimetini biz insanlara şifa vermesi için çiçek özlerinden damıtarak muhteşem bir gıda olarak soframıza girme vasıtadır. Bal özü için hangi çiçeklere konulacağı kendisine belletilmiştir, arıya. Ahenk içinde bütün çiçeklerden öz toplayarak şifa kaynağı balın dönüşümü nasıl bir mucize olduğu izahtan varestedir. Muhteşem bal gıdasının seyrine müdahale edilmediği sürece safiyetini koruyarak şifa dağıtmaya, insanlığın maddi gıdasını almasına imkân sağlayacaktır. Maddi gıdasını alan insanın maneviyatı da kavi olacaktır.

   İştişare, bir mesele hakkında doğruya ulaşmak, meşveret ederek hedefe varmaktır. Mütefekkir,  mütehassıs, mütebahhir, mümeyyiz,  münevver, ehil iştişare kurulunun fikirlerinden doğruya vuslattır; müşavere. Yani “çeşitli görüşlere başvurmak suretiyle doğruyu elde etmek veya ona yaklaşmalarının çeşitli çiçeklerden gerekli malzemeyi alıp işledikten sonra ortaya çıkardığı balın kovanda olması gibi” (Şamil İslam Ansiklopedisi, 2000, 183) sonu, tad verici bir yoldur. Lezizdir, müşaverenin neticesi. Tabii, “öz”ün safiyeti muhafaza edilmiş ise.  Yüce Kitabımız “İş hususunda onlarla müşavere et” (Al-i İmran, 3/159); “Onların işleri aralarında iştişare iledir” (Şûra, 42/38)  kati emriyle  “emr-i bi'l mâ'ruf nehy-i anil münker” umdesiyle inananların yolu çizilmiştir.

    Müşavereden kastın bir medeniyet inşasına zemin hazırlamaktır. Temeli sağlam atmaktır, meşveretin aslı. Hadiselere daha geniş açıdan bakabilmektir. Cihan şümul vazifeye müdrik olabilmektir, iştişare. Yerli (toprak) ve millî (dinî) duruşu muhkemleştirip; beyaz doru atın hızını alarak ileriye fırlaması gibi bütün insanlığa Hakikat’i götürmektir, iştişare.

   İştişare meclisinin ehl-i havas olması (ilmî, tecrübe anlamında), işin ehline verilmesinde çok mühim amil (faktör) olduğu hakikattir. Bunun için İslam Medeniyeti’nin temelini oluşturan iştişareye çok önem atfedilmiştir. Peygamberimiz (sav) bütün işlerini bu usül üzere hayata geçirmiştir. Aleyhe bile olsa. Neticede mes’uliyet, o topluluğa ait olacaktır. İstişarenin olmadığı yerde enaniyet hakimdir. Tek adamlık var demektir. Her şeyi ondan beklemek hastalık belirtisidir. “Küçük olsun benim olsun” fikri meşveret meclislerinin olmadığını ya da keyfiyetini yitirmiş cemiyet ve cemaatin varlığına delâlettir. Medeniyet telâkkimiz, bunu  daima red ederek;  olabilecek  yanlışlıkları en aza indirmiştir. Müşaverenin “ene”ye dönüşmesi sefahat alâmetidir.

 

4.1.Uhud Şavaşı ve İstişarenin Sonucuna Katlanma        

                           

    Uhud savaşında Peygamberimiz, savaş taktiği için müşavere etti ve Müslümanlardan savaş hususundaki görüşlerini kendilerine bildirmelerini istedi. Hz Hamza (ra) başta olmak üzere bir takım ileri gelen sahabelerle gençler, Medine dışında düşmanı karşılama yönündeki fikir beyan ettiler:

   “ Ya Rasûlullah! Bizi düşmanlarımızın karşısına çıkar! Bizim onlardan korktuğumuzu ve zayıf olduğumuzu anlamasınlar”(Köksal, 2005, 120) dediler.

   Ve devam ettiler: “Yüce Allah bizi Bedir günü üç yüz küsur kişilik bir cemaatle onlara muzaffer kıldı. Bu gün ise daha çok saydı kişileriz”(Köksal, 2005, 120).

   Hatta Hz. Hamza (ra); “Sana Kitabı indirmiş olan Allah’a yemin ederim ki, şu kılıcımla Medine dışında Kureyş müşrikleriyle çarpışmadıkça bir şey yemeyeceğim” dedi (Köksal, 2005, 121).  Ancak peygamberimiz ve önde gelen sahabiler Medine de müdafaa yapılmasını; yani şehir savaşından yanaydılar. Buna karşılık meşveret meclisindeki çoğunluk savaşın Medine dışında yapılmasına karar verince Peygamberimiz buna uydu. Her ne kadar sonradan genç sahabeler ikazlar neticesinde hata ettiklerinin farkına vardılarsa da Peygamberimiz (sav) istişarenin neticesinden dönülemeyeceğini ve sonucun ne olursa olsun ekser görüşe katılmak gerekliliğini beyan ederek şöyle buyurmuşlardır: “Bir peygamber zırhını giydikten sonra, müşriklerle karşılaşmadıkça, savaşmadıkça ve Allah onunla düşmanları arasındaki hükmü vermedikçe, zırhını sırtından çıkartıp yere koyması layık olmaz" (Köksal, 2005, 121).

   İştişarenin hükmünü uygulamadaki kararlılığın tezahürüdür, bu dik duruş. Gelecekteki olacakları bile bile. Korkulan, her an olabilecek bir menfi sonucun önceden ifade edilmesidir. 

   Ancak, Peygamberimiz (sav), karşı görüşte olmasına rağmen çoğunluğun aldığı kararın neticesini Müslümanların lehine çevirmenin stratejisi yapmaktan da geri durmadı ve stratejik bir karar ile Uhud savaşında 50 kişilik piyade okçuların üzerine Abdullah b. Cübeyrr’i kumandan tayin ederek onlara şu kesin talimatı verdi:

   “Şu yerinizden sakın ayrılmayınız. Bizi kuşların kapıştığını görseniz de, bizim düşmanları bozup hezimete uğrattığımız görseniz de, size haber göndermedikçe sakın yerinizden ayrılmayınız.”(Köksal, 2005, 159)

    Savaşın, Müslümanların lehine döndüğünü gören 50 kişilik sahabe savaşçılar, yedi kişinin dışındakiler dünyalık kaygısına düştüler ve netice kaybedilen savaş ve şehitler..

 

4.2. Sefih hayata rücû..

 

   Esas itibariyle burada Peygamberimizin (sav) korktuğu dünyaya meyil ve cahiliye devri adetleri. Yani sefih hayata rücû..

    Sefahatin göstergesi dünya nimeti değildir.. Dünyaya dalıp asıl vazifeye bigane kalmaktır..

    Sefahat, sefih, görüş ve düşüncede heva ve hevese uymak, akıl ile değil zevk ile hareket etmektedir.

    İbn-i Haldun’un Mukaddime isimli kitabında “Kabilelerin Devlet Olmalarının Önündeki Engelin Lükse ve Safahata Dalmaları Olduğu Hakkında” başlıklı on sekizinci faslında safahat girdabını şöyle tanımlar: “Onların çocukları ve torunları da bu bolluk içinde yaşarlar ve asabiyetlerini korumak için yapılması gerekli işlerle ilgilenmezler. Öyle ki bu onlarda artık yeni bir tür ahlak ve tabiat haline gelir. Birbirini takip eden kuşaklarla birlikte asabiyetleri, cesaret ve yiğitlikleri daha da zayıflar ve nihayet, içinde daldıkları lüks ve sefahatin derecesine göre hükümdarlık(devlet olma) emelleriyle birlikte bu özelliklerinin de yok olup gitmesine seyirci kalırlar. Evet, lüks ve sefahat içinde yaşamak üstünlük ve galibiyeti sağlayacak olan asabiyeti ortadan kaldırır. Asabiyet yok olunca da, bir kabile, ulaşmak istediği hedeflere ulaşmamasın bir yana, kendisini korumaktan da aciz kalır ve başkaları onu kendisine tabi kılar.”( Haldun, 2004, 191)

   İstişareden kaçan, müşavere etmeyi zul kabul eden bir zihniyet; artık, kapalı kapılar arkasında  “yeni duruma”  uyum sağlayarak liyakatı “es” geçmeye başlayacaktır.

   Büyük devlet adamı  Nizamülmülk’ün 922 sene evvelki şu endişeleri ve tespitleri dikkat çekicidir: “Veziri kifayetsiz olduğu zaman  padişah  gafil davranıp divandan bir amil yerine iki , üç, beş, yedi ve hatta otuz amil (eken: iş yapan) tayin etmemelidir. Bugün, hiçbir yeteneği olmayan adamın üzerinde on iş birden mevcuttur. Başka bir işi gözüne kestirirse onu da almak ister; kendisine ‘Gümüşü başka bir maden cevherine çevirmek gerekiyor’ deseler, ‘Çeviririm’ der ve işi ona verirler. Bu adamın işin ehli olup olmadığını, kifayetli mi değil mi, bilgisi, muameleyi tecrübesi ile yürütüp yürütemeyeceğini, üzerine aldığı bu kadar çeşitli işi başarıp başaramayacağını düşünmezler. Buna mukabil kifayetli, güçlü, lâyık, mutemet be mütehassıs elemanları işten mahrum ederek, evlerinde boş oturmaya mecbur bırakırlar. Dirayetsiz, meçhul ve ne idüğü belirsiz bir kişinin üzerine bu kadar işin neden verildiğini, buna karşılık herkes tarafından başarısı bilinen, soylu ve mutemet kişinin boş dolaşmasını kimse anlayamaz. Özellikle hizmetleriyle devlette hak sahibi olmuş, yaptıkları beğenilmiş, liyakati görülmüş kişiler, muattal ve mahrum bırakılmışlardır” (Nizamülmülk, 2011, 18)

 

5.  ADALET VE SORUMLULUK

 

İstişare zincirinin kopması sefahat girdabına sürüklenmek demektir. Sefahat maddeci zihniyeti hâkim kılar. Maddeci zihniyet, kapitalist fikrin her safhada egemen olması anlamına gelmektedir. Kapitalist fikrin hükümran olduğu yerde zayıfın ezilmesi kaçınılmazdır. Bezirgânlığın adaleti olmaz. Güçlünün zayıfı köleleştirmesi ana gaye haline gelir. Bunun neticesinde adalet duygusu zayıflar ya da yok olur. Artık her  “yerin” bir hâkimi vardır. O yerin hâkimi mevcut konumunu korumak uğruna iştişâreyi terk edip safahata dalma pahasına küçük hesapların peşinde canhıraş koşacaktır, artık.

   “Hukukta eşitliği gözetmek, zulmü bırakmak ve hakkı sahibine vermek”( Esen, 1993,119)anlamında kullanılan Adl veya adalet; kartopu gibi adâletsizliğin zulme dönüşmesi karşısında: “De ki; Rabb’ım adaleti emretti” (7/29) emri ilâhisi hükümsüz kalırsa başta kim olursa olsun zulme ortaktır.  Halbuki Kur’an-ı Kerim’de “Ey iman edenler, Allah için adaleti ayakta tutup, gözetilen şahitler olun. Bir topluluğa olan öfkeniz, sizi adaletsizliğe götürmesin. Adaletli olun. Bu takvaya daha yakındır” (5/8). Bu anlamda, ahlaki açıdan yönetim adaleti, yönetim sisteminin içinde yer alan her bir insanı, doğuştan insan olmak bakımından birbirlerine karşı ilkece “eşit” saymak ve özellikle hakların kullanımı açısından herkese iyilik yapmak ve hiç kimseye hak etmediği bir zararı vermemektir (Eroğlu, 2015, 17). Kıstas bellidir. Makamın küçüğü büyüğü yoktur. Bulunulan her makam, sorumluluğu icap ettirir. Hangi makam sahibi zulüm ederse zalimdir. Zulmün en büyüğü “adâletsiz” tutumdur. Liyakatı esas almayan  “ben yaptım oldu” anlayışıdır. Bunların tedavisi ve telafisi yoktur. Onun için Peygamberimiz (sav) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:  “Devlet başkanının adaletle ve hak gözeterek bir gün hükmetmesi, bir sene Allah yolunda gazadan daha iyidir” (Müslim /2564)  sorumluluğun icabıdır. Devlet ise, her konumda idare eden, temsil vazifesini ifa ile görevli kişidir.

    Sorumluluğu esas alan bir asırda bilginin gücü daha da önem kazanmaktadır (Mezkit, 2005: 77).  Dolayısıyla, bilgi toplumu, kesinlikle sorumluluğa dayalı bir düzen olacaktır (Drucker, 1994: 141).  İnisiyatif, sorumluluk almak ile mümkündür. Adaletin temeli de yöneticilerin, mesuliyet sahibi olmasından geçer.  Sorumluluk, sorumluluk almakla¸ yani âdil olma niyetini açığa vurma ile mümkündür. Adil idareci, eşitlikçi bir yönetim ve organizasyonu değil; âdil bir idareyi esas alır. Adil idare, tesânüdü ana eksen yaparak, dayanışma ruhunu temsil eder.  Adil idarede gücü nispetinde bir sorumluluk asıldır. Karşılıklılık prensibince adil bir yönetimden adalet beklenebilir.  Adalet, eşitlik ve karşılıklılık esasına dayanır. Bu ilke de dayanışmadan doğar. Dayanışmayı meydana getiren sözleşmeye göre, şartlar bütün fertler için aynıdır. Böyle olunca adalet, sadece sosyal nizamı güvenlik altına alma endişesi taşıyan ve üzerinde uzlaşma sağlanmış bu sözleşmeye uymayı ifade etmektedir. Adaletin kendisinde icra yeteneği yoktur. İyi kurulmuş bir dayanışmanın şartı olması sebebiyle eşitlik, kendi varlığını sağlamak için adalete başvurur. Burada adalet, gerçek bir hareket değil, fakat bütün fertlerin menfaatini gözeten bir hesaptır. Adaleti kanun teminat altına alır. Lakin şekli bir adalet ve saf, sade bir eşitlik, insanın vicdanına karşıdır. Kanun, ahlaka ve ‘adalete aykırı” olabilir. Bu “adalete aykırı” sözünün üzerinde duralım: Bu demektir ki, şekli adalet, gerçek adalet değildir. Zayıfın kuvvetliden dilediği adaletin ötesinde, yani dağıtılıp verilen adaletin ötesinde onu tesis eden,  hatta sade ve basit bir eşitliğin sınırlarını da aşan bir hareket vardır. Zira adalet, kanun tarafından tesis edilmez. Kanun, adaleti fertlere dağıtır. Aslında en güçlülerin elinde bir araç olan kanun, adaletsiz ve despot olabilir, hatta böyle olmayı isteyebilir de. Eğer adalet diye bir şey var ise insanlık bunu, evrensel sorumluluk iradesine sahip olanlarla birlikte kendi nefislerinin esiri olarak diğer fertleri istismar etmeye çalışan hükümdar ve zorbalara bıkıp usanmadan karşı çıkanlara borçludur. (Topçu, 2012, 102-103).

    Unutulmaması icap eden şey şudur: Devletin gerçek varoluş sebebi sadece adaleti yerine getirmek değildir. Devletin, merhameti ve en geniş şekliyle mesuliyeti meydan getirmesi gerekmektedir. Bu işleri en iyi şekilde yerine getirebilen, getirebilecek devlet sistemleri ise mutlakiyet ve oligarşidir (Topçu, 2012, 104).

 

 5.1.  Nûşirevan Adaleti

Peygamber Efendimizin (SAV) dünyaya geldiği yıllarda İran Sasani İmparatorluğu’nun başında hükümdar olarak Nuşirevan vardır. Asıl ismi “Hüsrev”dir. Bu zat adaletiyle ün yapmıştır. Nuşirevan Müslüman değildi. Peygamber Efendimiz (SAV)’in, Müslüman olmadan ölmesine üzüldüğü bir kimseydi. Sadece İranlılar değil komşu ülke insanları dahi onun adaletine hayran kalmışlardır. Kırk dokuz sene hükümdarlık yapmıştır...

Nuşirevan, o yıllarda hayli güçlü olan Göktürk Hakanı’nın kızıyla evlenmiştir. Bu evlilikten peş peşe üç kız dünyaya gelir ki, İslam tarihinin en önemli şahsiyetlerinden olurlar. Hazreti Ömer (ra) döneminde yıkılan Sasani İmparatorluğu’na mensup önemli kişiler esir olarak Medine’ye getirilir. Aralarında Nuşirevan’ın kızları da vardır. Anneleri Türk Hakanı’nın kızı, babaları da İran hükümdarı olan bu narin kızlara Hazreti Ömer kıyamaz. Eshab-ı Kiram’dan üç ünlü zatın çocuklarıyla evlendirir.

Adaletiyle şöhret bulmuş ve tarihe adil hükümdar olarak geçmiş olan İranlı Nuşirevan, tahta çıktığı ilk yıllarda halkına karşı son derece zalimane bir tutum içindeymiş. Öylesine gaddar ve insafsızca bir yöntem göstermiş ki, halkı adeta canından bezdirmiş. Üstelik zevk-ü sefasına düşkün olup, korkunç harcamalar ve aşırı israf içinde sürdürdüğü saltanatla halkından tamamen kopmuş, en ufak bir ses çıkaran olursa cezalandırırmış.

Saltanatın ilk yıllarında  böyle halkına zulmeden ve onları adeta inim inim inleten Nuşirevan, maiyeti ile beraber bir gün ava çıkmıştı. Yanında gayet zeki ve halkın durumuna içten içe üzülen veziri de vardı.  Bir süre avlandıktan sonra bir ara veziri ile beraber diğer adamlarını yanından ayrılarak bir suyun başına vardı. Atından indi. Orada bir müddet istirahata çekildi. Onlar orada istirahat ederlerken iki tane baykuş gelip yakınlarına bir yere konarak ötmeye başladılar. Öylesine ötüyorlardı ki ister istemez Nuşirevan’ın dikkatini çekti.  Baykuşların bu nağmeleri hoşuna gidince vezirine seslendi.

-          Ey vezirim! Şu kuşların dilinden anlıyor olsaydık da konuştuklarını bilseydik. Kim bilir neler konuşuyorlardır.

Zeki vezire halkın içinde bulunduğu durumu anlatabilmek için bir fırsat doğmuştu. Nuşirevan’a dedi ki:

-          Sultanım! Ben kuşların ne dediklerini biliyorum. Eğer müsaadeniz olursa ve beni bağışlar iseniz bu kuşların neler konuştuklarını anladığım kadarıyla size bildireyim.

Nuşirevan hayretle:

-           Pekiyi, anlat bakalım, gazabımdan emin olabilirsin.

Bunun üzerine vezir:

-          Bu kuşlar bir tanesi diğerinin kızını oğluna istiyor. Öbürü ise işi biraz naza çekerek, senin oğluna kızımı veririm fakat başlık parası olarak bir harabe isterim diyor. Bu böyle deyince kızı oğluna isteyen gayet memnun bir şekilde başımızda Nuşirevan gibi bir hükümdar varken ben sana bir değil on tane bile harabe veririm. Yeter ki sen kızını oğluma ver diyor. İşte sultanım kuşların konuştuklarından benim anlayabildiğim bundan ibaret.

Vezirin böyle söylemsi üzerine Nuşirevan hiçbir şey demedi. Ama vezirin ne demek istediğini çok iyi anladı. Memleketin ve halkın şu anda içinde bulunduğu durumu veziri ince bir uslup ile anlatmıştı. Saraya döndüklerinde bu durumu inceden inceye bütün detaylarıyla düşündü. Gerçekten veziri doğru söylüyordu. O andan itibaren ahvalini değiştirdi. Halkını gözeten, onlara destek olan son derece adil bir hükümdar oldu. Ölünceye dek halkını adaletle yönetti.

Hükümdar Nuşirevan, hastalanmış, ölüm döşeğine yatmıştı. Evlâtlarını toplayıp onlara vasiyetlerini söylemeye başladığında, içlerinden biri:

-Baba, senin derdine hiçbir çare bulunmaz mı?

 Nuşirevan: 

-Olmaz olur mu? Her derdin bir çaresi vardır. Benim derdimin devası ise, viranede öten baykuşun etidir. Eğer ülkemde bir harabede öten baykuş bulur, bana getirirseniz derdimin çaresi bulunmuştur, diye esrarlı bir cevap verdi.

Bir virane bulamazlar!..

Hükümdarın oğulları bu işe sevindiler. Dört yoldan İran’ın her yanında virane aramaya başladılar. Fakat ne kadar aradılarsa bulamadılar. Çünkü hükümdar milletine o kadar hizmet etmişti ki, ülkenin hiçbir yerinde, kendi haline terk edilmiş bir virane bulmak imkânsız hale gelmişti. 

Hükümdarın çocukları, babalarına üzülerek bir virane bulamadıklarını söylediler. Nuşirevan, zaten bulamayacaklarını daha önceden biliyordu. Onların haline gülümseyerek 579 senesinde son nefesini verdi...

Nuşirevan öldüğünde tabutu bütün memleketi dolaştırılarak kimin hakkı varsa alsın diye tellal bağırtılmış olmasına rağmen, bir kimse çıkıp da benim ondan şöyle bir alacağım vardı dememiştir. Bir memleketin idarecisi müşrik bile olsa, şayet adil ise o memleket ayakta kalır. Fakat idareci Müslüman da olsa şayet adil değilse, halkına zulmediyorsa ayakta kalamaz.

Peygamber efendimiz; Ben, âdil sultan zamânında dünyâya geldim buyurarak onun adâletini övmüştür. Fakat ne yazık ki, Resûlullah Efendimizin İslâmiyeti tebliğinden önce öldüğünden, adaletiyle meşhur bu hükümdara iman nasip olmamıştır. Resûlullah Efendimiz imansız gittiklerine üzüldüğü isimler arasında Nuşirevan’ı da saymışlardır...(Bursevi, 2014, 49-50).

 

 

 

7. SONUÇ

 

   Sonuç olarak, idareye talip olanlar, hikmet sahibi olmalıdırlar. Hak ve hakikati arayan idareci mefkuresine müdrik olmalıdırlar. Müşavir kadrosunun neticeyi “bal”a dönüştürecek bilgiye ve bilgeliğe hükmetmesi icap eder. Dilsiz şeytan hükmünde olmaması için dik duruş sergilemelidirler. İdaresi altındakilerini ne pahasına olursa olsun adaletle yönetmelidir. Bunu,  felsefi arka planı olan bir şahsiyetçilikle ele almalıdır. Adil yönetici, her alanda, haksız ve yersiz zorbalıklara meydan vermemelidir. Adil olmasına adaletsizlikle yol açabilecek tavırlara karşı bir direnme ahlakı koymalı; ne pahasına olursa olsun derin güç ve iktidar sahiplerine karşı hiç “eyvallah etmeyen ülkücü” bir duruşu temsil etmeli “hiçbir kınayıcının kınamasından korkmadan” ve çekinmeden iman ettiği gibi yaşamalı; her zaman “Hakkı ve sabrı tavsiye eden” bir önder olmalı; dünyanın neresinde zulme uğrayan Türk, Müslüman, başka insanlar ve diğer canlılar varsa onların derdiyle hemhâl olmalı;  her türlü şartlarda “Hak, Hakikat ve Adalet “ sevdası ile iletişimde bulunduğu bütün insanlara “iyiliği emretmeli ve kötülükten sakındırmalıdır” (Eroğlu,www.eskisehirturkocagi.org/ 10.05.2015).

   Devleti yönetmeye talip olanlar “İsyan” etmelidir. Adaletsizliğe İsyan… Hukuksuzluğa İsyan…  Adil olamamaya İsyan… Entelektüel duruş sergilememeye İsyan… Muhafazakâr Değişim’i hayata geçirememeye İsyan… “ İsyan bir değişimdir, ferdin önüne kendi kurtuluşuyla aynıymışçasına âlemin kurtuluşunu koyarak ondan evrensel bir sorumluluğun ağır yükünü taşımak ve bundan zorunlu olarak doğan sosyal inkılabı kendi içinde harlamak üzere alemin tarihi ve bugünkü sonsuzluğuna iştirak etmesini ister. Kendisinin ve herkesin selameti için kendini kurban etmiş olarak ölmek ihtirasıyla yanıp tutuşmaktır” (Topçu, 2012, 208).

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KAYNAKÇA

AYVERDİ, İlhan(2005) : Misalli Büyük Türkçe Sözlük, Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul

BURSEVİ, İsmail Hakkı (2014) : Rûhu’l - Beyan’dan Kıssalar ve Hisseler, Muallim, Yayınları, İstanbul

DERELİ, Toker (1974) : Aydınlar, Sendika hareketi ve Endüstriyel İlişkiler Sistemi, İstanbul Üniversitesi:1923, İstanbul

DRUCKER, Peter F. (1995) : (Terc.: Fikret Üçcan), Gelecek İçin Yönetim, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul

EFLATUN (2014) :  Devlet, Akvaryum Yayınları, İstanbul

EROĞLU, Feyzullah (2015) : “Entelektüel Tavır ve Yönetim İlişkileri”   http://www. eskisehirturkocagi.org/kose-yazisi/entelektuel-tavir-ve-yonetim-iliskileri/10.05.2015:15.00

 EROĞLU, Feyzullah (2015): “Kur’an’daki İslamiyetin Yönetim Düşüncesi”, Yeni Fikir   

 Dergisi,  Aydın

 EROĞLU, Feyzullah (2009) : Davranış Bilimleri,  Genişletilmiş 9. Bası, Beta Yayınları: 2048

 ESEN, Adem (1993) : Sosyal Siyaset Açısından İslâm’da Ücret Kavramı, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara

HALDUN, İbn-i, (2004) : Mukaddime, Cilt: 1, Yeni Şafak Yayınları, İstanbul,

KÖKSAL, Mustafa Asım (2005) : İslam Tarihi, Cilt:4 Gerçek Hayat Dergisi Kültür   

     Yayınları, İstanbul,

 

MEZKİT, Mesut (2005) : Muhafazakar Değişim, Yeni Fikir Dergisi Yayınları (YFD), Aydın

 

NİZAMÜLMÜLK (2011) : Siyasetname, Dergah Yayınları, İstanbul

 

ÖZAKPINAR, Yılmaz (1997): Batılılaşma Meselesi ve Mümtaz Turhan, 2. Baskı, Kubbealtı      

     Neşriyat :50, İstanbul

SAİD, Edward (1995) : Entelektüel, Sürgün, Marjinal, Yabancı, (Çev. Tuncay Birkan),

      Ayrıntı Yayınları:119, İstanbul

ŞAMİL İslam Ansiklopedisi (2000) : İstişare Maddesi, Cilt: 4, Akit Yayınları,  

      İstanbul

 

TOPÇU, Nurettin (2002): İslam ve İnsan, Mevlana ve Tasavvuf, Dergâh Yayınları:173,    İstanbul

TOPÇU, Nurettin, Yarınki Türkiye, Dergah yayınları, İstanbul, 2011

TOPÇU, Nurettin, İsyan Ahlakı, Dergah Yayınları, İstanbul, 2012

 

Etiketler: Yönetim, adalet, adil, entelektüel, iştişare, işçi hareketi, yönetim geleneği, filozof, Nuşirevan,
YENİ FİKİR HABER
BAŞ YAZI / Mesut TUNA
İdareci mütevâzi olursa millî ve yerlidir
YENİFİKİR HABER YAZARLARI
Mesut MEZKİT
İslam Adâletinin Kalpleri Fethi
Mehmet TURAN
Türkçülük, Millî ve Milliyetçi olursa yerlidir
Gönül ŞAHİN MEZKİT
Gönül İnsanı Olmak Zor
Davut TÜRKKAN
Türk Eğitim Sistemine Yeni Bir Yaklaşım
AKADEMİK MAKALELER / YENİFİKİR DERGİSİ
Ziraat Yük. Müh. Mesut MEZKİT
Bilgi Çağında Bilgisiz, İrfansız Ve Tefekkürsüz Bir Toplum İnşâ Etmek
Prof. Dr. Feyzullah EROĞLU
Göktürklerde Yönetim Düşüncesi
Yrd. Doç. Dr. İsa ÇELİK
Manisa Kentinde Tarihi Turizm
S.Faruk GÖNCÜOĞLU
Herkesin Bir Kapısı Vardır Ki, Bu Kapının da zili Çalınacaktır
Doç. Dr. Celaleddin SERİNKAN
DENİZLİ DERSHANECİLİK SEKTÖRÜNDE MİCHAEL PORTER’IN REKABET GÜÇLERİ ARAŞTIRMASI


Yeni fikir SAM
AYDIN AYDIN

Başa Dön