YENİ FİKİR HABER

Mesut Uçakan: Toplumsal yozlaşma en büyük sorunumuz

04-06-2016

Haber10 'dan Cengiz YALÇINKAYA mülakat veren Sinema dünyasının usta ismi Mesut Uçakan ile "Toplumsal yozlaşma en büyük sorunumuz" dedi.

Haber10 'dan Cengiz YALÇINKAYA mülakat veren Sinema dünyasının usta ismi Mesut Uçakan ile "Toplumsal yozlaşma en büyük sorunumuz" dedi. Mülakatın tam metni şöyle:

Sevda Kuşun Kanadında dizi projesi nasıl gündeme geldi, sizi bu projeyi yönetmeye teşvik eden şey neydi?   

TRT,  “Yedi Güzel Adam” dizisiyle ilginç bir çalışmaya imza atmıştı. Dizi, yakın tarihin henüz sıcaklığı geçmemiş olan bir dönemini ele alıyordu. İlk defa, bugün iktidara yürümüş bir neslin  zihninde yer alan ve önemli bir kısmı da hala yaşayan kültür kahramanlarımızı drama-dizi kopsepti içinde veriyordu.

Reyting diziyle çok fazla ilgilenmedi ama entelektüel kesimde ve  sosyal medyada büyük ilgi gördü. İlgi görmesi bu yana bugüne kadar hep sol jargonla anlatılan diziler karşısında ilk defa Müslüman muhafazakâr tipleri kahramanlaştıran  bir dizi olması hasebiyle tarihi bir misyon üstlendi.

Aklıma gençliğimizde tahta bavulla gelip de hiç birini tanımadığım insan çölü arasında büyük bir dost kucağı olarak sarıldığım MTTB yılları geldi. Bugünün iktidarını kuran nesil de, o dönemin ve o  çevrenin içinden  çıkmıştı. İlginç bir  dönemdi o dönemler. Gerçek manada din, vatan, millet şuuruna sahip, idealist bir nesil oluşmuştu. Özellikle, bir gençlik örgütü olan Milli Türk Talebe Birliği’nde kümelenen bir nesil. Onu anlatalım istedik.  Bu da TRT’ye çok ilginç geldi tabii ve dizimizin serüveni başladı.  

Dizide Necip Fazıl, Osman Yüksel Serdengeçti, Muzaffer Özak, Necmettin Erbakan, Recep Tayyip Erdoğan gibi fikri ve tarihi anlamda önemli şahısları görebiliyoruz. Bundan sonra dizide başka hangi isimleri göreceğiz?

Hem sözünü ettiğiniz, hem de o dönemin kültür, sanat, siyaset hayatını etkileyen daha başka bildik isimler yer yer diziye girip çıkacak. Ne de olsa belli bir şahsı değil, bir kuşağı anlatıyoruz. 

"O DÖNEMİ YAŞAYAN İSİMLERLE KONUŞTUK"

Sizin de az önce sözünü ettiğiniz gibi MTTB geçmişinizin olduğu biliniyor. Diziyi çekerken o günlerdeki anılar canlanmıştır bir bir?

Haliyle. Dizinin öyküsünü benim ve benim gibi o dönemi yaşayanların anılarından hareketle oluşturduk. 40’a yakın tanınmış isimle konuşmalar yaptık, anılarını dinledik. Dizide anlatılanların önemli bir kısmı o anılardan harmanlanmıştır. Çoğu da muhayyel tipler üzerinden oluşturulan dizi dramatürjisine dayalı olaylar.  

"ŞİMDİKİ NESİL ÇIKARCI, TEFEKKÜRDEN VE TEZEKKÜRDEN YOKSUN"

Biraz o günlerinizden bahsetseniz ? O günler ile bu günler arasında değişen şeyler nedir sizce?

O günler için söylenecek olan en belirgin not: o günlerde  okuyan, düşünen, tartışan,  yorumlayan, çözüm üretme sancısı içinde kıvranan ve bunun için malını canını ortaya koymuş bir nesil vardı.

Özellikle milli gençlik diye çerçeveleyeceğimiz bu nesil, bir yanda anarşiye kaymadan,  demokratik bir nizamın kendine verdiği ölçüler  çerçevesinde Allah’ın nizamını  ve güzel ahlakı topluma hakim kılma derdindeydi. Davasında bu heyecan vardı. Gerektiğinde yeryüzüne İslam’ı tek başımıza hakim kılacak gibi bir cehdin içindeydik.

Abartmıyorum. Şimdiki neslin çıkarcılığına; tefekkürden, tezekkürden, kıraatten yoksun, içi boş haline bakmak aradaki farkı görmeye yeter. Sinema Kulübü’nde beş parasız bir avuç üniversiteli genç olarak ilk filmi çekmek için ortaya çıktığımızda Akın Grup ismini almış ve  bir bildiri yayınlamıştık: Aramızda bulunan Abdurrahman Dilipak’ın yazdığı bir metindi. “Toplumsal yozlaşmaya ve fert fert içine düştüğümüz ahlaksızlığa karşı kameramızı birer mitralyöz gibi kullanarak… “ şeklinde ifadeleri geliyor aklıma.

İddialı ve cesurduk. Mesleğimizde de öyle. Dava şuuru yanında mesleğimizde de büyük olma gereğinin; dik duruşumuzun, başkaldırımızın vazgeçilmez  bir parçası olduğunun idrakindeydik.  Sinema mı yapıyorduk mükemmel yapmaya memur ve mecburduk. Daha sonra kendi aramızda bozulmalar yozlaşmalar başladı. Cemaatleşmelerdeki parçalanmalar büyüdü, çoğaldı. Bu parçalanmaların nerelere vardığını bugün hep birlikte izliyoruz. 

"BUGÜNÜN GENÇLERİ BAŞKA HEYECANLAR PEŞİNDE"

O dönemleri anlatan kişiler genelde o yılları anlatırken gençlerin heyecanına vurgu yapıyor. Çalışmaların son derece samimi niyetlerle yapıldığını aktarıyor. Siz bugün gençlere baktığınızda o samimiyeti ve heyecanı görebiliyor musunuz?

Bugünün gençlerindeki heyecan daha farklı yerlerde. Daha kozmopolit tutkularda, daha digital hesaplarda, daha nefsi hallerde... Bu haller, insanın olduğu her zaman ve mekanda vardır, ama bizim gençliğimizde bu kadar yoğunlukta görmek mümkün değildi.

Herhalde o dönem makam, şöhret, kadın, para gibi imkanlar yoktu, kahramanlık da kolaydı. Ama kurtçuklar bu imkanlara kavuşunca hırlaşmalar başladı. O kurtçuluk içimizde azgın birer kurda dönüştü. Bu yüzden, asıl iş, şimdi kahraman olabilmek demekle mümkün… 

"28 ŞUBAT'TA BİZİM KURUMLARIMIZ, YANIMIZDA DURMAKTAN KORKTU"

Bir röportajınızda “28 Şubat’tan sonra sinema serüvenim sekteye uğradı, rakiplerim koştu ben durdum. Düştüm, tökezledim.” diyorsunuz. O günlerde neler yaşadınız ? Sinema açısından ne gibi zorluklar ortaya çıktı? 

Sözünü ettiğimiz muhafazakar gençliğin, halkın da teveccühünü kazanarak zaman içerisinde iktidara doğru yürümesi, sistemi, resmi ideolojiyi, derin devleti telaşlandırdı tabii.

Ardından 28 Şubat post modern darbesi geldi. Siyasette, ticarette ve diğer alanlarda milli görüş sindirilmeye çalışıldı. Bu da bizim gibi sanat adamlarının hareket alanını kısıtladı. Projelerimize finansör bulamaz hale geldik.

Özellikle benim gibi popülist olmayan, duruşuyla, yaptıklarıyla sistemin gözünde ideolojik, dinci diye yaftalananlar için sonuç daha büyük dışlanmışlıklara, mahrumiyetlere yol açtı. İşin ilginç yanı bu kez sisteme elini kolunu kaptırmış olan bizim kurumlarımız, milli görüşçü kurumlar, mesela bazı tv kanalları, iş adamları sisteme yaranma pozuna girdiler ve bizim gibi rengi belli kişilerle yan yana durmaya korktular.

Hatta daha önce gerçekleşen övgüler, bu kez eleştirilere, kötülemelere, küçümsemelere  dönüşmeye başladı. O dönemler bırakın bir projemize destek bulmayı karnımızı bile doyuramaz hale geldik ve çaresiz reklam tanıtım gibi palyatif uğraşlara yöneldik. Tekrar sinemaya dönmek için uzun bir süre geçti. Bu dönem gerçekten büyük sıkıntılar çektim. Her zaman vardı bu sıkıntılar ama 28 Şubat’ın acısı başka. 

"İSLAMCILIK KAVRAMINI ÜSTLENEN SİNEMACI YOK"

Peki size göre son 15 yılda İslamcı diyebileceğimiz sinemacılar gelişme kaydedebildi mi? 

Bugün İslamcılık kavramını üstlenen bir sinemacı yok ki gelişme kaydedilsin. Ben de bu -cı, -cu eklerinden hazzetmiyorum. Bu yüzden İslamcı Sinemacı gibi tanımlamaları hep reddettim. Başta dini hassasiyetim adına. Eğer bu deyişten kastınız milli değerlere sahip çıkan dini hassasiyete sahip bir sinemacı kuşağı ise elbette bu sancıyı irili ufaklı duyan yönetmenlerimiz var.

Ama aradaki fark şu: O zamanlar daha ideolojik söylemler revaçta idi, kimse senin ne sanatı yaptığına bakmıyordu. Şimdi eğer gişeye oynamıyorsan ne sanat yaptığına bakıyorlar ve herkes zaten sekülerleştiği, kozmopolitleştiği için ideolojik yapımlar ayrık otları gibi algılanıyorlar. 

"HÜKÜMETİN VAZGEÇİLMEZ OPERASYONU KÜLTÜR SANAT ALANINDA OLMALI"

Mevcut iktidarın kültür alanında yaptığı çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce kültürel iktidar hala sol görüşlü insanların kontrolünde mi?

Kabul etmek gerekir  ki bir asra yakındır bu ülkede yapılan asimilasyon ve sömürü çalışmaları dikkate alındığında hatta bizim gençliğimizde yaşananlar bile düşünüldüğünde bu iktidarın yaptığı kelimenin tam anlamıyla bir devrim! Sessiz bir devrim, demokratik bir devrim. Tabii daha çok siyasette, kısmen ticarette bir devrim. En çok da kalkınmada.

Kültürel planda böyle bir atılımdan söz etmek zor. Denebilir ki hala kültür sanatta iktidar sol taifede. Bunu görmemezlikten gelmeyelim. Bu da ancak sosyal ve kültürel yozlaşmayla açıklanabilir. İktidarın şimdiden sonra yapacağı en vazgeçilmez operasyonlardan biri kültür sanat alanında olmalı. Bunu ben çok kısa bir cümleyle çerçeveliyorum.

Özellikle fonlar oluşturarak, kurumlar harekete geçirilerek milli kültürümüze ait eserler yayınlanmalı, filmler çekilmeli, diziler yapılmalı. TRT bu konuda ilginç başlangıçlar yaptı.  Diğerlerine  örnek olmalı. Özellikle kısa filmler konusunda pek çok belediye ve vakıf güzel atılımlar içinde. Kimi sinemacı arkadaşlar kendi çabalarıyla bugünkü seyirci profilini dikkate alarak filmler yapmaya çalışıyor. Bu çalışmalara sahip çıkılmalı. 

"TOPLUMSAL YOZLAŞMA SİNEMAYI ETKİLİYOR"

Gençlik yıllarınızda yazdığınız “Türk Sinemasında İdeoloji” kitabı hala değerini koruyor. Bu kitabı yetmişli yıllarda yazmıştınız. O günden bugüne Türkiye’de sinema açısından nasıl bir değişim, dönüşüm meydana geldi?

Bunun cevabı uzun tabii. Ama sadece şu kadarını belirteyim. O yıllarda piyasaya dönük filmler yapılır onlarda da çoğu kaliteyi gözetirdi. Klasik bir sinema dili vardı geneli yakalayan. Daha sonra sektörde, salt sanatsal kaygıyı merkeze oturtanlarla hasılatı baz alanlar arasında yırtılmalar oluştu, zamanla bu yırtılmalar büyüdü ve bugün iki ayrı adacık halini aldı.

Buna daha çok pazarlamadaki değişimler yol açtı denebilir. Sektördeki ikinci büyük değişim de bence toplumsal yozlaşmanın ve kozmopolitleşmenin sinemayı kuşatması… Ve ideolojik anlamda sosyal meselelere cesurca kafa patlatan sinemacıların çıkmaması… Her iki adada da görünen bu.

Türkiye’de seyirci açısından bakarsak izleyici daha çok komedi filmlerine rağbet gösteriyor. İdeolojik filmler sanki biraz arka planda kalıyor. Size göre buna sebep olan şey nedir? Seyirci neden ideolojik filmlerden uzak kalmayı tercih ediyor?

Bunun sebebini az önce belirttik. Kültürel yozlaşma, sekülerleşme, kozmopolitleşme, lümpenleşme… Sadece ideolojik filmlere değil, sanatsal yoğunluklu filmlere de öyle. Bugün Berlin’de kırk küsür yıl sonra Altın Ayı Ödülünü alan Semih Kaplanoğlu’nun 'Bal' filmi on sinemada vizyona girip beş bin seyirci topluyor. Ancak Dedemin Fişi, Düğün Dernek, Recep İvedik gibi sulu sepken filmler milyonlarca seyirci topluyorsa bu işte bir sakatlık var demek lazım, durun kalabalıklar demek lazım. 

"ÜÇ GÜNLÜK DÜNYADA VAROLUŞ HAKİKÂTİNi DÜŞÜNDÜREN KAÇ FİLMİMİZ VAR?"

Son yıllarda sinemada ülkemiz adına uluslararası ödüller alan yönetmenler oldu. Bu bir başarı işareti midir? 

Tabii ki başarıdır. Ama neye göre başarı? Bu değerlendirme kriterimize göre değişir. Sinema dili bakımından uluslararası yönetmenlerimiz var diye sevinebiliriz ama üç günlük dünyada varoluş hakikatini bize düşündüren kaç filmimiz var? Bu dertte yönetmenimiz var mı? Ona da bakmak lazım. Bence asıl mesele bu. 

Size göre ön plana çıkan ve yapımlarını beğendiğiniz yönetmenler kimlerdir?

Bir nesil  öncesinden uç örnekler vermek gerekirse bir Nuri Bilge, bir Yavuz Turgul hemen sözünü edebileceğim isimler. Günümüz gençlerinde ise Mustafa Kara, Mahmut Fazıl bana ilginç geliyor. Çok önceki ustalardan söz etmiyorum tabii. 

Sizin Yücel Çakmaklı ile yakın bir ilişkinizin olduğunu biliyoruz. Yücel Çakmaklı sizce nasıl bir insandı? Sinemamız açısından nasıl bir değer ifade ediyordu? Yeterince değerinin bilindiğini düşünüyor musunuz?

Yeterince değeri bilinmiyor tabii ki. Oysa o bir nesli yoğurdu. O bir duayen. İktidara giden yolda taş döşeyenler arasında en çok paya sahip olanlardandı. Ama en mahrum olanlar arasında yerini aldı.

Geçmişten günümüze baktığımızda Yücel Çakmaklı ve siz, sinema tarihimiz açısından bir geleneği temsil ediyorsunuz.  Şu an bu geleneği temsil ettiğini düşündüğünüz sinemacılar kimler?

Şimdiki sinemacıların dilleri farklı. Benim isim vermem yakışık almaz. Bunu onlar kendileri ifade etmeliler. Ama tabii ki var böyleleri. 

Bir keresinde camide çekim yaparken oyuncudan abdest almasını istediğiniz ve bununla ilgili bir takım sıkıntılar yaşadığınızı anlatmıştınız. Sizin filmleriniz ideolojik anlamlar taşıyor. Bu konuda oyuncularla sıkıntı yaşadığınız oluyor mu?

Zaman zaman oluyor tabii.  Ama sektör geniş. Yine de aradığı oyuncuyu buluyor insan. 

Setlerde yaşadığınız ve aklınızda yer tutan önemli anıları paylaşabilir misiniz?

Paylaşamam, çok yer tutar. Sırf anılara dönük başka bir söyleşi yaparız inşallah. 

"BENİM VEKİLLİKTE GÖZÜM YOK"

Daha önce milletvekili aday adayı olduğunuzu biliyoruz. Bunu yaparken belli noktalara dikkat çekme amacınız olduğunu söylemiştiniz.  Yeniden böyle bir girişimde bulunmayı düşünür müsünüz?

Çeşitli zamanlarda vekil olmam için ısrarlar oldu kabul etmedim. Bir ara sanırım iki seçim öncesi bir-iki arkadaşın gazına gelip son anda bir vekillik müracaatım oldu ondan da çok çabuk soğudum ve kaçtım.  Emir demiri keser ama benim vekillikte mekillikte gönlüm yok. 

Yeni projeler gündeminizde var mı? Mesela yeni bir film hazırlığınız var mı?

 

Şu sıra dizi çalışması beni yeterince meşgul ediyor. Sinema filmi projelerim var. Fakat ilgilenemiyorum. 

Kaynak Haber10

Etiketler:
YENİ FİKİR HABER
BAŞ YAZI / Mesut TUNA
İdareci mütevâzi olursa millî ve yerlidir
YENİFİKİR HABER YAZARLARI
Mesut MEZKİT
İslam Adâletinin Kalpleri Fethi
Mehmet TURAN
Türkçülük, Millî ve Milliyetçi olursa yerlidir
Gönül ŞAHİN MEZKİT
Gönül İnsanı Olmak Zor
Davut TÜRKKAN
Türk Eğitim Sistemine Yeni Bir Yaklaşım
AKADEMİK MAKALELER / YENİFİKİR DERGİSİ
Ziraat Yük. Müh. Mesut MEZKİT
Bilgi Çağında Bilgisiz, İrfansız Ve Tefekkürsüz Bir Toplum İnşâ Etmek
Prof. Dr. Feyzullah EROĞLU
Göktürklerde Yönetim Düşüncesi
Yrd. Doç. Dr. İsa ÇELİK
Manisa Kentinde Tarihi Turizm
S.Faruk GÖNCÜOĞLU
Herkesin Bir Kapısı Vardır Ki, Bu Kapının da zili Çalınacaktır
Doç. Dr. Celaleddin SERİNKAN
DENİZLİ DERSHANECİLİK SEKTÖRÜNDE MİCHAEL PORTER’IN REKABET GÜÇLERİ ARAŞTIRMASI


Yeni fikir SAM
AYDIN AYDIN

Başa Dön