YENİ FİKİR HABER

Türkçülük, Ulusçuluğa mı Yoksa Milliyetçiliğe mi Daha Yakın?

03-05-2017

Türkçülük, Ulusçuluğa mı Yoksa Milliyetçiliğe mi Daha Yakın?

Türkçülük, Ulusçuluğa mı Yoksa Milliyetçiliğe mi Daha Yakın?
  Türkçülük fikrinin ırkçılığa mı yoksa milliyetçiliğe mi yakın durduğu, kafaları karıştıran bir sorudur. 
  Kafatasçılık, ırkçılık, ulusçuluk, milliyetçilik gibi kavramların ideolojik amaçla toplumun şekillenmesinde ne kadar etkili olduğu, bu doktrinlere yön veren ana unsurların gücü ölçüsündedir. Bir milletin var oluş  mücadelesinde ifade edilen akımların yine milletin temel değerlerine ters istikamette  bir yol haritasının çizilemeyeceğini, toplumun ruhuna hitap etmeyen bir öğretinin zamanla millete doğru dönüşüm geçirmesi tarihin bir gerçeğidir. Derde deva reçetelerin zıt tepki vermesi reçeteyi yazanın kimliğinde aramak, siyasi tarihin bir realitesidir. (Bir ülkenin, bir milletin, bir halkın geleceğine yön verenler; bu siyaseti amaç edinenlerin şuur altına şırınga edenlerin fikri temelini meydana getiren  inanç sisteminin ne kadar tesir ettiğini Türkçülük hareketinin önder kadrosundan anlamak  mümkündür).
  Esas itibariyle milleti aydınlığa taşımanın derdini dert edinmişlerin amacının daima takdire şayan olduğu unutulmamalıdır. Ortak paydayı bu şekilde teşekkül ettirmemiz zorunluluktur. Meseleye bu açıdan baktığımızda “Türkçülük, ulusçuluğa mı yoksa milliyetçiliğe mi daha yakın?” sorusunun cevabını ırkçılığa yakın durduğunu, Türkçülük cereyanı  ideologlarının fikirlerinde görmekteyiz. Türkçülere göre ırkî taraf ağır basmakta ve milliyetçiliğin ana unsurlarından  "inanç" yönü ya es geçilmekte veyahut da "olsa da olmasa da fark etmez" anlayışı hâkimdir. "Pantürkist"  telâkkî, "Milli Şeflik" döneminde tu kaka edilerek tabutluklarda yeşeren Turan ülküsü, ulusçuluğu esas alır. Ulusçuluktaki lâdinilik, mukaddes "şey"lerin etkisiz, kavmiyetçiliğin ana eksen kabul edilmesi; bu ön kabule zihinleri zorlamaktadır. Dolayısıyla  Türkçülük’te, “ırkî” unsurun asıllığı açıktır. Türkçülük hareketinin temel değerleri  “ırkî” kaynaklıdır. Türkçülüğün fikrî akım tarzının gayri dinîliği, onun Nasyonal Sosyalizm’in yansıması şeklinde algılamayı da  haklı kılmaktadır. Milliyetçilik-Ulusçuluk tartışmaları ve Türkçülüğün hangisine daha yakın durduğu meselesinin netliğe kavuşması, geleceğimizi de şekillendirecektir. 
Girizgâh niyetiyle ifade ettiklerimizi biraz daha açalım: 
Türkçülüğün esasları şeklinde özetlenebilecek ilkeler yumağı , zamanımızdan evvelki bin yıllık tarihi yok saymaktadır. Türkçü  harekete göre, din, bu ideolojide yer almaması gerekir. Bütün Türklerin dini konumuna gelmiş  İslâm dini sadece tesadüfler sonucu  veya Arap hakimiyetinin  bize zerk ettiği  inanç sistemidir. Meşhur Türkçülerden Dr. Rıza Nur,  İslâm’ı Arap dini   kabul eder ve bunun Türklüğü yok ettiği düşüncesini savunur. “Türklerde  hayret ve takdire lâyıktır ki İslâmlaşmadan evvel milliyet duygusu vardı. Bunun misali çok bariz bir şekilde Göktürklerdedir. Bu Türkler Türk yasa ve töresine pek riayet etmişlerdir. Orhun sitelerinde: ‘Yukarıda Türklerin Tanrı’sı demiş: Türk milleti  yok olmasın...’ ‘Türk milletinin adı, şöhreti silinmesin’ gibi cümleler vardır. Bu cümleler bugünkü Türk nesillerine  ibret ve derstir.
   Arap fütuhatının Orta Asya’ya varmasıyla Türkler Müslümanlığı kabule başlamışlardır. Git gide Müslümanlık geniş mikyasta Türkler arasında yayılmış, bu yeni din tesiriyle Türkler milliyetini unutup Arab’a meclup olmuştur.( Meclûb: Başka yerden getirilmiş olan- M. N. Özön, Osmanlıca Türkçe Sözlük) İlmi ve askeri bütün deha ve varlıklarını Arap hizmetine koymuşlardır. Öyle ki Türkiye’ye fenâ filislâm veya fenâ fiarap demek yanlış olmaz. Türklerin Arap medeniyet  ve ilmine ettikleri hizmet çok büyüktür. Hele Arabın dinini, dilini, milliyetini muhafaza için Türklerin bütün cihanla  vuruşları pek meşhurdur. Eğer Türkler olmasaydı Arap bütün maddi ve manevî varlığıyla beraber çoktan çökmüş, bitmiş, batmış  milletler listesine  girerlerdi. Hıristiyanlık öncesi Piyer Lermit’in ruhu ve Tasso’ya “Kurtarılmış Kudüs” büyük epopesini yazdıran ( destan) ruh, sonra da koloni kurt iştahası fenomenleriyle Arabı sömürür, yeryüzünden siler süpürürdü. Tarih şahittir ki, bütün  bunlara karşı koyan yiğitler safları Türk alp ve erlerinden teşekkül etmiştir.
   İşte bu Araba yarsıma iledir ki Türk yasa, töre ve milliyeti Arap dini sıvağında tuz suda erir gibi eriyip gitmiştir. Bu hal aşağı yukarı 10 asır sürmüştür.”(1)
 Türklerin İslamı kabul etmesi neticesinde  İslam âleminin yegâne temsilcisi ve koruyuculuğunu deruhte etmesini; Türklüğe ihanet gören anlayışın zihni alt yapısında, oryantalist felsefenin etkileri vardır. "Türklerde görülen milliyet şuuru, Osmanlı döneminde, İmparatorluk ve İslam dininin tesiri altında küllenmiştir"(2) ifadesi ile 1914'lerdeki Türkçülerin temsilcilerinden Ahmet Ağaoğlu'nun şu ifadeleri arasında ne fark vardır?
"İslamiyet Türk'ün dinidir, din-i millîsidir, kavmisidir. Türk İslamiyet’i cebren, mahkûm, mağlup olarak değil, hâkim olarak kabul etmiştir. Bin seneden beridir ki İslamiyet’in en ağır yüklerini, omzuna alarak taşımaktadır, İslamiyet yolunda Türk herşeyini unutmuştur. Lisanını, edebiyatını, iktisadiyatını ve hatta bazen mevcudiyet-i kavmiyesini bile."(3)
   Aslında Dr. Rıza Nur doğruları dolaylı yoldan söylemektedir. Elbette, bu millet, Türk Milleti İslâm’ın bayraktarlığını 10 asırdır  yapmıştır. Ancak, bunu yaparken Arap ırkına hizmet için değil, bilakis kendi ruhundaki hamleci, cesaret ve savaşçı ruhuyla, İslam’ın barışçı, mazlumlara zalimlerin zulmünden kurtuluşun reçetesini sunan ruhuyla birleştirerek bütün yeryüzünü arşınlamıştır. İşte bu noktada Türkçülük, meseleyi sırf  lâdinî zaviyeden sekülerizme irca ederek, bir nevi “Oryantalizmin” tuzağına düşmüştür. Oryantalizmin temel felsefesi  on asırlık Türk tarihini, özellikle de Osmanlı Dönemini yok farz ederek  Haçlı ruhuna hizmet etmiştir. Dolaylı olarak yok sayma, Osmanlıyı Türk  Devleti  kabul etmeme, Oryantalistlerle aynı gayeye hizmetten başka  bir şey değildir.
   Elbette, Türk tarihi on asır evvelden başlatılamaz, burası doğrudur. Meseleyi  bu mecradan bakmak, ( Meselâ, Nurettin Topçu, Ali Fuat Başgil gibi) sırf Anadolu Türklüğünden bahsederek kadim Türk tarihini yok saymak mümkün değildir.Bu da kopuk tarih anlayışıdır. Ya da Bülent Ecevit, Azra Erhat, Cevat Şakir, Melih Cevdet Anday gibi siyaset adamları ve yazarların meseleyi Batı’ya yaranmak adına Anadolu’daki eski uygarlıklara kadar götürülmesi  de hatalıdır. 
 Türkçülerin piri  kabul ettikleri Ziya Gökalp Türklüğü dolayısıyla Turan idealini  gösterirken Mukaddesata vurgu yapmaktadır. Hâlbuki Türkçüler ( Nihal Atsız  ve eski bakanlardan Abdülhaluk Çay gibi Türkçüler) Ziya Gökalp’ı da kendilerine benzeterek Türk tarihini ırka dayandırmışlardır.  Türkçülük ideolojisi İslâmî  bir anlayışı reddettiği içindir ki millî değildir. Türkçülük gayri millî bir akımdır. Dinî  vasfı kabul etmeyen bu fikre göre bir dünya medeniyeti kurmuş Müslüman-Türk devletlerini Türk değil; bilakis, çokmilletli ve çokkültürlü  devletler diye  nitelemektedirler. Bundan ötürüdür ki, hiçbir Türkçü Osmanlı’ya olumlu bakmamaktadır. Türkçü akımının savunucularına göre İslâm dinini kabul etmemiz tesadüfidir. Gelecekte başka bir dinin  olması muhtemeldir. Türkçülüğe göre, kendi fikrine uymayan her görüş, anlayış tamamen dışlanmalıdır, hatta tekfir edilmelidir.
 Özellikle Türkçülük peşin hükmünün, Osmanlı-Türk devletine bakışının dışlayıcılığı
pek tabidir ki bu fikriyatı ulusçulukla kesişmesi çok ilginçtir. Osmanlıyı Türk kabul etmemeleri veya bu yöndeki hakaretamiz olmasa da ona yakın  tavırları. Millet ulus tahtarevallisindeki salınımları sürecektir. Bu kabul edilişin, oryantalist fikre çanak tuttuğu da açıktır. 
    Türkçülüğün önde gelenlerinden Nihal Atsız'ın bu ideolojiye bakışı, İslam dininin Türkler arasındaki yayılışma, dolayısıyla İslam'ın özü olan tasavvufa bakışındaki tasavvur, doğrudan hedef göstermeksizin dolaylı yönden bu milletin ruhuna pranga vurduğunu dile getirmesi dikkat çekicidir.
"Yunus Emre, Türkçenin büyük sanatkârıdır. Türkçenin büyük şiir ve fikir dili olduğunu ortaya koyanlardan birisidir.
Fakat Yunus Emre'nin fikirleri Türk Milleti'ni zehirlemiş, onu uyuşturmuştur. Çünkü o da yaşadığı zamanın fikir ve duygu hastalıklarına kapılarak birbirini tutmaz sözleri 'tasavvuf diye ortaya atmış, savaşçı bir millet olan ve çevresinin düşmanlarla kaplı olmasından ötürü savaşçı olmaya mecbur bulunan Türk Milleti'ne bir dilencilik felsefesini telkin etmeye çalışmıştır. Onun:
Dövene elsiz gerek/Sövene dilsiz gerek/Derviş gönülsüz gerek/Sen derviş olamazsın.
demesi Türk ahlâkına, yaratılışına uyan bir düşünce midir?Hatta Türk dervişleri böyle midir? Orhan Gazi ile birlikte savaşlara katılan dervişler, derviş değil midir? Türkiye'nin ilk İmparatoru olan Selçuklu Tuğrul Beğ'in katibi olan Arap İzni Hassül, Türkçeye de çevrilen eserinde Türkleri böyle mi tarif etmiştir?
Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan/Halka müderris olsa hakikatta asidir
Demekle Yunus Emre milliyet bakımınndan da, din bakımından da sapıklık içinde değil midir? 'Millet' kelimesini Türkçedeki bugünkü anlamı ile 'ulus' yerinde kullanıyorsa milliyetsiz, vatansız bir adamdır. Böyle değil de bunu Arapçadaki manası ile "din" yerinde  kullanıyorsa da o zaman da kâfirdir. Çünkü Müslümanlık öteki dinleri kendisiyle eşit saymaz. Zaten onun:
Oruç, namaz, zekât, hac cürm ü cinayettürür;/Fakir bundan azaddır has-ı heves içinde
demesi de hiçbir tevil ve tefsire mahal bırakmayacak şekilde küfürden başka bir şey değildir. Bunları tasavvufla falan izaha çalışmak boşuna ve gülünç gayretlerdir"(4).
 Türkçülüğün zamanla  değişim geçirerek  biraz daha İslam'a yakın durması, farklı bir noktaya gelmesi önemlidir. Aslında burada Atsız'ın millet yerine ulus kelimesine atıfta bulunarak günümüzdeki anlamı ile Yunus Emre'ye yüklenmesi de bir çelişki değil midir? Ulus ve Millet kavramlarının anlamında; bir medeniyetin inşasındaki önemine işaret vardır. Ancak, Türkçülün milliyetçiliği sadece lafzını kabul etmesi; milleti meydana getiren ana unsurların ihmal edilebilir sayılması garabetini de beraberinde getirmektedir. Bu hususla alâkalı  Haluk Çay'ın Türkçülüğü tarifi, ulusçuluk ile milliyetçik arasındaki gelgitlerin derinliğine nüfuz ettiğine delâlettir:
"Türkçülük Türk milliyetçiliğinin adıdır. Türkçülük Türk Milletinin diğer milletlerden ileri ve üstün olma ülküsüdür. Türkçülük fıkrini siyasî, felsefi, edebî ve ekonomik sahada ilk defa bir sistem olarak ortaya koyan Ziya Gökalp'tir. Türkçülük ülküsüne temel alınan değer, Türk milletidir. Namık Kemal'in düşündüğü millet, Fransız İhtilali’nin ortaya çıkardığı müşterek bir irade ve menfaat birliğinin oluşturduğu müşterek bir tarih şuuruna erişmemiş ruhsuz bir kalabalıktır. Fransız tebaası  her yabancı bu topluluğa girebildiği gibi, Osmanlı tebaası, her Osmanlıyım diyen de Osmanlı toplumuna girebilmiştir. Türk olmayan, Türklük düşmanı bu tebaa, Tanzimat’tan beri Türk aydınlarındaki gafletten faydalanarak Türk milletinin ve devletinin başına dert olmuştur"(5)  
 Türkçülük hareketi, milletiyetçiliği ana eksen kabul etmesi, bir taraftan da milliyetçiliği besleyen ana damar olan dini (İslam dini) harcın içinde yapıştırıcılığından ziyade süsü kabul etmesi anlaşılmaz bir fikri kırılmadır. Mesela Atsız'ın Yunus Emre için söylediklerine, Türkçülüğün mimarlarından olan Necip Türkçü'nün Yunus Emre'ye bakışı çelişkidir(6). Türkçülük fikri, ulusçuluğa daya yakınlığına inananların daha sonraları milliyetçi muhafazakâr değerlere kayması "ana unsur" din daha da önem kazanmıştır. Tarihe bakıldığında Türkçülük hareketi, zamanla "kaynaşma"ya doğru bir seyir izlemiştir. Türkçülüğün gerçektende milliyetçilik olduğunu/olması gerekliliği üzerinde Kur'an-ı Kerim'den ve Peygamberimizin (s.a.v.) hadislerinden kaynaklar gösterilmiştir. Bu, Türkçülüğün değişim safhalarını göstermektedir. Hatta ayet ve hadislerle, muhalif gördüklerine sert bir üslupla cevap vermektedir. Mesela buna vurgu yapan şu yazı gibi: "Hatta milliyetçiliği teşvik ve takdir eden, bu yolda ayetler gönderen Yüce Allah'ın emirlerini tuttuğunu iddia eden bazı cahil ve hain Müslümanları da kullanarak milliyetçilere saldırtırlar (Avrupa'nın Türkiye üzerindeki emellerinden bahsediyor. M.M.). Allah Hucürat Suresi’nin 13. ayetinde, ‘Ben sizi kavim kavim yarattım, birbirinizi tanıyıp sevesiniz diye’ diyor. Yüce Peygamber Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) 'da ‘Kişi kavmini sevmekle kınanamaz’ diyor. Ama bu yabancı güdümlü Müslümanlar, Avrupalı efendilerinin sözünü daha çok tuttukları için, kendileri milli duygulardan arınıp günaha giriyor ve ayrıca milliyetçilere de saldırıp iftira ederek haram işliyorlar.
Bu günahkârların vebali öyle büyüktür ki, bu yolla İslam'a da zarar verdiklerinin yanında, milliyetçilere düşmanlık edeceğiz diye azınlık ırkçılığım da körükleyerek asabiyete sebep oluyor, fitne çıkarıyorlar. Bunlar aynı zamanda bölücülük yapıp Müslümanların katline zemin hazırlıyorlar" (7).
                            Sonuç Yerine
 Millîlik, millet sevgisi, vatan sevgisi, milliyetçilik, bunların bizdeki karşılığı batıdakinden tamamen farklıdır. Garbın milliyetçiliğe yaklaşımı, ona yüklediği anlam‘ulusçuluktan’ ibaret olduğu için “ırkî” tarafın öne çıkması tabiidir. Dolayısıyla batı merkezli milliyetçilik tarifini bize aynen nakletmek, umumileştirmek; ilmî bir tanımlama değildir. Batı milliyetçiliğinin aslî unsuru ırkidir. Meseleye bakışları biyolojiktir. Dinî ve lisanî(dil)bir vasıf olmaması yüzünden lâ-dini bir mefhumun “ulus” tam da karşılığıdır. Mesela, bir Alman ulusçuluğu, bir İtalyan Faşizmi, tamamen ulus odaklı değerler yumağına bağlılıktır. Uygulaması da böyledir. Bu şekil “ulusal değerlere” bağlılık adı altında ırkçılık felsefesini esas alan bir “ulusçuluğu” nasıl kendi değerlerimize dâhil edeceğiz? Hangi saikler bizi aynı tarifin şemsiyesi altında buluşturacak? Çıkışların da bile farklılık arz eden bir ulusçuluk ile  kendi değerlerimizin bileşkesi milliyetçiliği nasıl aynı kefeye koyacağız? Zaten ülkemizdeki “ulusçuluk” ve “milliyetçilik”çatışması da bu noktada başlamaktadır. Hiçbir zaman birlikteliği tahayyül ve tasavvur edilemeyecek bir beraberliğin, ayını amaca yönelik hizmeti mümkün  değildir. Bizde, batı merkezli ırkçılık, milliyetçilik  ve millî değerlere bağlılık mesabesinde belirleyiciliği yoktur. Tayin edici bir özne değildir. “Evrenselcilik” adına, millî hissiyatın istismar edilmesi, millî özelliklerimize zarar verir.
  Burada ‘Kültürel Milliyetçilik’ hususunu da -özellikle- belirtmekte fayda görüyorum: 
 ‘Kültürel Milliyetçilik’ de Türkçülük akımının  ani tezi gibi sunulması da maalesef aslî unsuru yok saymaktır. Bu tanımla hareket noktasını tayin eden zümreler, meseleyi asıl mecrasından saptırarak millet unsurunu kültürle eşdeğer saymışlardır. Kültürel milliyetçilikten söz etmek de biyolojik ırkçılıktan veya dinî ırkçılıktan (Siyonizm gibi) bahsedenlerle aynı girdapta bocalamaktadırlar. Böyle bir tarif, hâkim unsurun  ihmal edilmesi demektir. Hâlbuki millet ve milliyetçilik, aslî unsurun bütün tebaayı kucaklayarak; farklı tabakaların huzurunu temin etmekten geçer. O ruhu tesis eden şey ise, içi müşterek değerlerle doldurulmuş millet teşekkülünü hayata geçirmektir. Milletin savunucu olan milliyetçilik bütün tarihî geçmişi bünyesinde barındıran bir anlayışın ürünüdür. Milliyetçiliğin harcını oluşturan ana unsurların ehemmiyeti, bunlara tabiliğimizin derecesiyle ölçülür. Aslî unsurlarımız ise, tarihimiz, kültürümüz, edebiyatımız, musikimiz, sanatımız, âdetlerimiz, törelerimiz, sahih geleneğimiz, lisanımız ve en mühimi de dinimizdir. Tahrifata maruz kalmamış; bunlarla yüz yüze olanların da yenilenmesi ile donatılmış bir milliyetçiliğin “kültürel milliyetçilik” ile bir irtibatı olabilir mi? Kültürel milliyetçiliğin Osmanlı Millet Sistemine tekabül ettiği iddia edilirse, o zaman zaten mesele hal edilmiş demektir.
 Türkçülük cereyanı kendini gözden geçirmek zorundadır. Ulusçuluk anlayışına mı yoksa milliyetçilik anlayışına mı sahip olduklarını "uygulamalarıyla" belli etmelidirler. Milliyetçilik tasavvuruna, sözlerinin yanı sıra fiillerine de eklemek mecburiyeti kendiliğinden meydana çıkıyor. Bütün Türkiye'yi ve diğer Türk ve Müslümanları kucaklamak istiyorlarsa yeniden fikrî bir tecessüse ihtiyaç vardır. Bir vizyon, toplumdaki (milletteki) kabule ve aksetmesi ölçüsünde makbuldür. Milletin ortak değerlerinin ulusçuluktan çok  milliyetçilikte olduğu göz önüne alınırsa, çözüm şansı o kadar yüksektir. Bu takdirde farklı anlayışlardaki "milliyetçilik" fikri; fiili duruma dönüşür. 
  Meselenin özü ve esasına  üç açıdan bakılmamalıdır: 1- Türk tarihinin on asrı bir tarafa bırakılarak ırkı taraf ön plana çıkarılmamalıdır. 2- Anadoluculuk adına, Türk tarihini reddederek kırılgan tarih telâkkisiyle Oryantalizmin ekmeğine yağ sürülmemelidir. 3- Bütün geçmişi silerek, Türk tarihini Fransız İhtilali’ne inhisar ederek yeni bir Türk Tarihi üretmenin kimseye faydası yoktur. Müslüman-Türk tarihi bütün geçmişin (buna ister beş bin yılık, ister on beş bin yıllık Türk tarihi deyin) bileşkesidir.         
 
 
 
 
 
________________KAYNAKÇA____________________________
1-Dr. Rıza Nur, Kavgamız Türkçülük  Kavgası, Nak.: Faruk Çil, Baysan Yay. 1990, s. 99-100
2- Bemard Lewis, Modern Türkiye'nin Doğuşu,Terc.: Metin Kıratlı, 2.B., Ankara, 1984, s.33 (Nakleden-Yusuf Sarınay, Atatürk'ün Millet ve Milliyetçilik Anlayışı,Türk Kültürünü Araştırma Enst., Ankara, 1990, s.21)
3- Ahmed Agayef (Ağaoğlu), "İslamda Dava-yı Milliyet", Türk Yurdu, (1914) Yıl:3, Cilt:7, Sayı: 11, s. 2388 (Nakleden: Sarınay, Age, s.22)
4-  Faruk Çil, Kavgamız Türkçülük Kavgası, (Nihal Atsız, "Milletleri Ruhlandırmak") Baysan Yayınları, 2. Baskı, İstanbul, 1990, s. 44-46.
5-Haluk Çay, Kavgamız Türkçülük Kavgası, s. 17-18
6-Hüseyin Namık Orkun, Türkçülüğün Tarihi, Kömen Yay., 2. Baskı, Ankara, 1977, s. 62
7-Dr. Seyfı Şahin, Ortadoğu Gazetesi, 3 Mayıs 2005
8- Bu makale Mesut MEZKİT''e ait olup  Yeni Fikir Dergisinin 3. sayısında yayımlanmıştır.
Etiketler:
YENİ FİKİR HABER
BAŞ YAZI / Mesut TUNA
İdareci mütevâzi olursa millî ve yerlidir
YENİFİKİR HABER YAZARLARI
Mesut MEZKİT
Milli Gazete, Merkel’e neden sevindi?
Mehmet M. TURAN
Aydın’da Ak Parti’nin Bürokratik Oligarşi ile imtihanı..!
Gönül ŞAHİN MEZKİT
Gönül İnsanı Olmak Zor
Davut TÜRKKAN
Türk Eğitim Sistemine Yeni Bir Yaklaşım
AKADEMİK MAKALELER / YENİFİKİR DERGİSİ
Ziraat Yük. Müh. Mesut MEZKİT
Bilgi Çağında Bilgisiz, İrfansız Ve Tefekkürsüz Bir Toplum İnşâ Etmek
Prof. Dr. Feyzullah EROĞLU
Göktürklerde Yönetim Düşüncesi
Yrd. Doç. Dr. İsa ÇELİK
Manisa Kentinde Tarihi Turizm
S.Faruk GÖNCÜOĞLU
Herkesin Bir Kapısı Vardır Ki, Bu Kapının da zili Çalınacaktır
Prof. Dr. Celaleddin SERİNKAN
DENİZLİ DERSHANECİLİK SEKTÖRÜNDE MİCHAEL PORTER’IN REKABET GÜÇLERİ ARAŞTIRMASI


Yeni fikir SAM
AYDIN AYDIN

Başa Dön